İMAN VE HAKİKAT ZEVKİ
Ebedi saadet yurdu olan cennetin anahtarı, Allah’ın varlığına e birliğine iman etmeye bağlanmıştır. İnsanın fıtratı Allah’a iman ederek cennete varabilme özelliğine göre ayarlanmıştır. Bu sebeple bunun dışındaki hiçbir gaye, insanın yüksek mertebesine uygun ve layık değildir.
İnsanın görev tanımı, yaratıcısını ve sahibini aramaktır. Yaratıcısını bulmak yetmez, yaratıcısının onun yaşatıcısı da olduğunu bulmaktır. Daima O’nun kontrolü ve tasarrufu altında olduğunu keşfetmektir. O’nun kendisiyle tek ilişkisinin yaratma olmadığını, yaratma ilişkisinin yönetmeyle devam ettiğini anlamaktır.
Yaratıcının etkin bir şekilde, her an yaratıcılığını ve yöneticiliğini sürdürdüğünü görebilmektir.
İman yalnızca kalpte yaşanan bir duygu değildir. İmanın dışa vurumları, tezahürleri vardır. İman, ibadetlere yansır. Fedakârlık duygusuna yansır. Günahlardan kaçınma gücüne yansır. Tehlikelere karşı sağlam duruşa yansır. Zorluklar ve musibetler karşısında kuvvet olarak tezahür eder.
“Allah iman edenlerin velisidir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (Bakara, 257)
İman, insana damladıktan sonra onda bazı değişikliklere sebebiyet verir.
İnsanı daha doğru biri yapar. Adalet duygusunu daha güçlendirir, insanın Allah’a yakınlığını artırır. Allah sevgisine vesile olur. Günaha karşı dirence sebebiyet verir. İyi bir insan olma yolunda insanı hızlandırır. Duyguları denge noktasına ilerletir. Düşünceleri istikamete yöneltir. İnsana arındığını, temizlendiğini hissettirir. İman sayesinde insan dağınıklıktan kurtulur.
Allah’ı tanıma yolculuğunda yapılabilecek tefekkürün bir sonu yoktur. Tefekkürden alınan zevkin de bir nihayeti yoktur, insan bir tefekkür zevkini elde edince daha büyük tefekkür zevklerine yelken açabilir. O zevkin hep daha fazlasını bulabilir. Daima daha da aydınlanır, biraz daha aydınlanır fakat bu aydınlık hiçbir yerde son durağına gelmez. Cenâb-ı Hakk’ı tanımanın, yani mârifetullahın mertebelerinde bir bitiş noktası yoktur.
Allah’ın varlığını kabul etmekle O’na iman etmek ayrı konulardır. Yani iman etmek başkadır, inkâr etmemek başkadır. Allah’ı inkâr etmemek, imandır diye düşünmek yanlıştır. İman, inkâr etmemekten çok öte bir şeydir.
Zihnimizi sarıp sarmalayacak şekilde tasarlanmış, ahireti ve ölümü unutturma kabiliyeti yüksek bir simülasyon içerisindeyiz. Bazı yeni teknolojiler gerçeklikle aramızda perde oluyor. Hakikat’ ten mahrumiyetimizin acısını bile çekemeyecek bir vaziyetteyiz. İnsanın bu derin dalgınlığına sebebiyet verecek, onu her daim meşgul edecek araçların sayısı eskiye göre binlerce kat fazladır.
İnsana, “bu yaşama neden getirildim, öldükten sonra yok mu olacağım yoksa yaşamaya devam mı edeceğim, yaşamın neticesi acaba ne olacak,” gibi soruları kendine sorabileceği bir boşluk bırakılmamıştır.
Oysa asıl hedef, insanın nefsinin değil, ruhunun yüce ufuklara yönelmesini, ulvi tatminlere ulaşmasını sağlamak olmalıydı.
Maksat, insanı olgunlaştırmak, onu iyi, merhametli ve adaletli biri hâline getirmek olmalıydı, insanın gelişim hedefi “faziletler” olarak belirlenmeliydi. İnsanın cevheri bozulduğu hâlde etrafınızdaki makinelerin gelişmesine “ilerleme” namı takılmamalıydı.
İnsanın ruhen ilerlemesi için mücadeleyle nefsin temizlenip terbiye edilmesi, aklın tefekkür yoluyla aydınlatılması, kalbin de Allah’ı anma ve ibadetlerle uyandırılması, saflaştırılması gerekir.
Esasında ruhu ebediyete yönelmiş, kalbi Allah sevgisini birinci sıraya çıkarmış insan ilerlemiştir.
Aklı, Allah bilgisine ermiş insan ilerlemiştir.
Hayal kuvvesini tefekkürde kullanan insan ilerlemiştir.
Kendisine verilen yapıların tümünü yaratılış gayeleri doğrultusunda kullanmayı öğrenen ve başaran insan ilerlemiştir.
Fertleri böyle insanlardan meydana gelmiş toplumlara “ilerlemiş toplum” demekte de herhangi bir sakınca olmasa gerektir.
Zaten “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak (uygulamak) için gönderilelim.” (İmam Mâlik, Muvatta, Hus-nu’l-Hulk, 8) hadis-i şerifi üzerinden düşünürsek İslam’ın bütün uygulamalarının ahlakı güzelleştiren bir tarafı da vardır.
Ahlakı güzelleştirmeyi bir ders olarak ele alacak olursak onun herhalde en büyük bölümünü nefsin terbiyesi oluşturur. Çünkü nefs terbiye edilmediğinde kişinin kendisinde bina ettiği güzel davranışlar başta müspet gibi görünseler de nihayetinde hepsi riyaya, kibre, enaniyete dönüşebilir. O yüzden ahlakın güzelleştirilmesi yolunda öncelikle nefsin kötülüklerden arındırılması, kirlerden temizlenmesi gerekir.
İnsanın ilerlemesi için nefs terbiyesinden geçmesi lazımdır. (Sen Derviş Olamazsın-Mecit Ömür Öztürk-Timaş Yayınları)
Videolar:
