ALLAH’I TANIYANA NE GAM
Ahmed el-Halkânî, Şiblî’den naklediyor:
“Kim Allah’ı tanırsa, onun için bir gam ve keder yoktur. Ey Rab! İnsanlar Seni nimetlerinden ötürü seviyorlar bense imtihan ve belâlarından ötürü seviyorum Seni.” Ebu Bekir Eş-Şiblî (R.H)
“Onu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”
“Onu bulan herşeyi bulur. Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur” (Bediüzzaman-Mektubat, Altıncı Mektup)
İNTİSAB SIRRI
“İnsan, nur-u iman ile a’la-yı illiyine çıkar; cennete layık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfele-i safiline düşer Cehenneme ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman insanı Sâni-i Zülcelal’ine nispet ediyor; iman bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür o nispeti kat’eder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise hem faniye, hem zaile hem muvakkat bir hayat-ı hayvani olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.” (Sözler rnk Neşriyat, s 337)
İnsan, intisap ile şeref kazanır İnsanların gerçek kıymeti, itibar ve şerefi intisaptan gelir.
“İntisap sırrı” çok iyi anlaşılmalı ve derinliğine idraklere nakşedilmelidir.
Bu sırrı kavrayan bir mümin gerçek manada başka bir şerefe ihtiyaç duymaz. Çünkü o aradığını bulmuş, ulaştığı şeref ve itibara da ulaşmıştır artık.
Peki, nedir bu intisap?
İntisap nispet kökünden gelmektedir. Lügat manasıyla, mensubiyet, merbutiyet, irtibat, bağ: yani bir kimseye mensup olma, bir yere bağlanma, kapılanma, birinin adamı olma anlamlarına gelir.
Bir misal ile cevaplayalım.
Soruyorsunuz bir gence:
-‘’Evladım sen kimin oğlusun?’’
Genç başını dikleştirip, göğsünü kabartarak, fahr ve izzeti yansıtan bir eda ile cevap veriyor:
-“Ben Cumhurbaşkanın yeğeniyim! Cumhurbaşkanı benim öz dayım!”
“Oğlum! Ben sana dayını sormadım, babanı sordum, kim senin baban?”
Cevap yok!..
Sonra araştırıyor ve öğreniyorsun. Bu gencin babası köyde yaşayan sade bir vatandaş.. Kimsenin tanımadığı bilmediği bir gariban..
Peki! ama neden babasının adını gizledi, bu genç?
Çünkü o babasının değil, cumhurbaşkanı olan dayısının şerefi ile anılmak ve tanınmak istiyor. Soranların kendisinin cumhurbaşkanının yeğeni olduğunu bilmelerini istiyor. Ta ki görenler ona daha fazla itibar ve iltifat etsinler, işitenler de:
-“Hımm.. Cumhurbaşkanı’nın yeğeni!” desinler diye..
İntisap sırrı her yerde geçerli bir akçe… İnsanlar intisap sırrı ile değer kazanıyor, itibar sağlıyorlar. Bu intisap sırrını hayatın her safhasında, toplumun her tabakasında görmek, her kademesinde izlemek mümkün. Mesela, üniversiteli bir gence soruyorsun:
“Nerede okuyorsun?”
Bir çalım, bir izzet ile vurgu yapıyor, okuduğu üniversitesine..
-“Boğaziçi Üniversitesi, Elektrik Elektronik Fakültesinde okuyorum.”
“Hımm..!” diyor. takdir ediyorsunuz o genci..
Üniversiteyi bitiren birisine soruyorsunuz:
-“Hangi üniversiteden mezun oldunuz?”
-“Efendim bendeniz yurtdışında tahsilimi tamamladım. Harward Üniversitesi’ni bitirdim. Üstün başarı ile mezun oldum. Sonra doktoramı da Oxford Üniversitesi’nde tamamladım. Dünyanın en meşhur profesörlerinden ders aldım.”
Bir futbolcuya soruyorsunuz:
-“Nerede top koşturuyorsunuz?”
-“Bilmiyor musun? Süper Ligdeyiz. Finale koşuyoruz. En büyük bizim takım, başka büyük yok..!”
Soruyorsun bir vatandaşa:
-“Nerelisen gardaş?”
Hemen cevap geliyor:
-“Urfalıyam ezelden..!”
Köydeki bir çocuğa soruyorsun
-“Sen kimlerdensin?”
-“Babamı tanımirsan? On sekiz pare köyün sahibi meşhur Ahmet Ağa’nın oğluyum..!”
Evet, intisab sırrı, şeref ve itibarın kaynağı..
İzzet ve ikrama vesile. (Niçin Yaratıldı Şu İnsan-Prf. Dr. Şener Dilek-Feyza Yayınları)
KULLUK RÜTBESİ VE ŞEREFİ
“Hayatta en büyük rütbe, en büyük şeref nedir?” diye sorsalar “Allah’a îman ve Ona kul olmaktır” cevabını verebilirsiniz.
Gerçek de bu değil midir? Diğer bütün rütbeler, şerefler ne kadar büyük, yüce ve yüksek olsalar da kabir kapısına kadardırlar.
Bir adam başbakanın bir yakını, falan bakanın kardeşi, hatta filan kaymakamın yeğeni olmakla iftihar ediyorsa, on sekiz bin âlemin sahibi Allah’a kul olmanın mânâsı, şerefi ve değerine nasıl paha biçebiliriz? Böyle bir Allah’a kul olmanın sevinç ve hazzı insanı göklere uçurtacak derecede büyüktür.
Bir İslâm büyüğünün şahit olduğu şu hadise bu gerçeği değerlendirmede oldukça anlamlıdır.
Bir köleydi gördüğü. Atın üzerinde öylesine böbürlene böbürlene yürüyordu ki, herkesin dikkatini çekmekteydi. Yanından geçerken büyük kişi sordu:
“Bu böbürlenmen niçindir?”
“Ben padişahın kölesiyim” dedi adam.
“Ne derece yakınsın padişaha? Görevin nedir?”
“Yalnızken devamlı yanındayım. Uykudayken nöbetini tutarım. Yiyeceğini, içeceğini ben getiririm. O da bana günde üç defa bakar.”
“Peki, bu vazifelerinden birisini yapmasan veya ihmal etsen ne yapar sana?”
“Ne yapacak, kızar, bağırır, döver.”
“Bir suçun olsa?”
“Cezalandırır.”
Gülümsedi büyük kişi.
“Öyleyse benim senden daha çok övünmeye, sevinmeye hakkım var. Çünkü benim şerefim, rütbem daha büyük.
Benim efendim, benim bağlandığım Zât, her zaman benimle beraberdir. Bana yedirir, içirir, her türlü ihtiyacımı karşılar.
Bir hatam olsa, suç işlesem bağışlar. Senin efendin sana günde üç defa bakıyorsa benim efendim yüzlerce, binlerce kere bakar. İşte bunun için benim şerefim seninkinden büyüktür. Övünüp gururlanmaya ben senden daha lâyığım. Ona kul olmakla iftihar diyorum. En büyük şeref Ona kul, köle ve asker olmak.”
Herhalde önemli olan bunun şuuruyla yaşayabilmek. (Dünyadaki Cennet-Şaban Döğen-Gençlik Yayınları)
HABİB BABA
Habib Baba, Osmanlı döneminde yaşamış bir evliya. Hindistan’dan gelmiş, Erzurum’a yerleşmiş bir Hak dostu, bir gönül adamı, bir marifet sultanı..
“Habib Baba’nın türbesi Erzurum’da şehrin merkezinde.. Erzurum’da yaşayan herkes bilir o türbeyi…
Çocukluğumuzda büyüklerimiz o dönemin valisi ile Habib Baba arasında geçen bir olayı anlatırlardı bize..
Duyduğumuz olay şöyle:
Bir gün, o zamanın valisine Habib Baba’dan bahsetmişler. Medh-ü sena etmişler Habib Babayı..
-“Kamil, evliyadan bir zat, ehl-i hal, ehl-i keşif, ehl-i velayet bir zat..” demişler.
Vali pek umursamamış, kulak ardı etmiş, söylenenlere de fazla itibar etmemiş. “Avam insanlar bu işleri abartıyor.” diye düşünmüş.
Erzurum’da bir hamam varmış, meşhur “Murat Paşa Hamamı..” Şehrin en zenginleri, ekâbirleri hep bu hamama gider, yıkanırlarmış.
Bir gün. Vali “Murat Paşa Hamamına gitmiş, hemen kapıda karşılamışlar, “buyur” etmişler. Hamama girerken, hamam sahibi:
-“Vali Bey, Habib Baba da içeride.. Yıkanıyor.” demiş.
Vali:
-“Sakın haber vermeyin, benim geldiğimi bilmesin, geldiğimden haberi olmasın.” demiş.
-Tamam.” demişler.
Vali Bey elbiselerini çıkartmış, beline peştamalını takmış içeri girmiş. Bakmış, göbek taşında yaşlı bir pir-i fani. Yanına yaklaşmış.
-“Baba! Müsaade edersen, senin sırtını keselemek istiyorum.” demiş.
Habib Baba:
-“Olur, oğul!” demiş.
Konuşmaya, sohbet etmeye başlamışlar. Vali, Habib Baba’nın hem belini keseliyor hem de konuşmasına devam ediyormuş. Habib Babanın kimsesiz, yardım ve müzaharete muhtaç olabileceği zannı ile:
-“Baba! Niye bir iş tutmadın? Şimdiye kadar bir görev almadın? Memur olsaydın, devlete intisap etseydin şimdi maaşın olurdu ve hiç kimseye muhtaç olmazdın. Bu ahir ömründe rahat eder, kimseye yük olmaz, kimseye minnet etmezdin.” demiş.
Habib Baba, başını kaldırmış, valinin gözlerine bakarak:
-“Oğul, oğul..! Görmüyor musun? Ben öyle bir sultana intisap etmişim ki Erzurum’un valisini bana keseci yapmış. Elhamdülillah.. Bundan daha büyük nimet, daha büyük şeref, daha büyük devlet olur mu?” demiş.
Videolar:
