TAHKİKİ İMANIN ÜÇ MERTEBESİ
Tahkiki İman
Tahkiki iman; akli ve nakli delillere dayanarak elde edilen imana denilir. Tahkiki imanın da hakka’l yakin, ayne’l yakin, ilme’l yakin olmak üzere üç mertebesi vardır.
İlme’l yakin; bir şeyi görmeden, var olduğunu bilmek suretiyle inanmaktır.
Ayne’l yakin; bir şeyi görerek inanmaktır.
Hakka’l yakin ise bir şeyi, bizzat bilerek, görerek inanmaktır.
Mesela; çok uzaklarda bir duman görseniz dersiniz ki, ‘duman olduğuna göre orada yanan bir ateş vardır.’ Bu ilme’l yakin mertebede bir imandır.
Bu dumana doğru biraz yaklaşsanız ve ateşi görseniz bu ayne’l yakin bir imandır.
Hakka’l yakin iman ise, ona iyice yaklaşıp sıcaklığını tam hissetmek veya ona dokunarak hakikaten anlamaktır.
***
Tahkiki imanın bu üç mertebesini anlamak için şöyle bir misaller verebiliriz:
Bir kimse salonda otururken mutfaktan gelen kokusu üzerine köfte kızartıldığını anlarsa bu ilme’l-yakîndir.
Bizzat gidip gözüyle görürse, bu ayne’l-yakîndir.
Eğer tadına bakıp bütün özelliklerini ve kalitesini anlarsa bu da hakka’l-yakîndir.
Birincisi ilimle bilmek, ikincisi gözle görerek bilmek, üçüncüsü ise bütün mertebeleriyle tam ve gerçek bilmektir.
Taklidi iman ise şu misale benzer:
Çok eski yıllarda köylü bir çocuk, “Pastanede kaymakla kahvaltı yapmak çok güzel oluyor” demiş. Arkadaşları, “Ne biliyorsun?” diye sormuşlar. “Dayımın oğlu şehirde birinin yediğini görmüş” cevabını vermiş çocuk.
Başkasının yediğini görenden duymak nerede, bizzat yemek nerede?
Yakin Mertebeleri
“Ve mâlûmat ise, meşhudat hükmünde ve ilme’l yakîn ise, ayne’l yakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.”
Yakîn, “tereddütsüz şüphesiz ilim” demektir.
Bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek.
Bu inançta asla şüphe etmemek.
Yakînin de başlıca üç mertebesi vardır:
İlme’l yakîn.
Ayne’l yakîn.
Hakka’l yakîn.
Meselâ; uzakta bir duman görüyoruz. Orada ateşin varlığını ilmen biliriz. Zira, “ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bu bilme derecesine ilme’l yakîn denir.
Ateşe yaklaşıp, gözümüzle görürsek, ayne’l yakîne yükseliriz.
Daha da ilerleyerek bütün hislerimizle ateşin yakması ve diğer özelliklerini bildiğimizde, hakka’l yakîne ulaşırız.
Ölüm gerçeğini önce ilmen biliriz. Vefat eden birini gördüğümüzde ayne’l yakîne varırız. Ölüm meleği bize geldiğinde ise hakka’l yakin olarak bu gerçeği tasdik eder, “Demek ölüm buymuş” deriz.
***
Şeriat, Tarikat, Marifet, Hakikate Ulaştıran Dört Kapı
Hikâyeye göre Mevlana bir gün öğrencilerine yaptığı sohbetinde dört önemli kapıdan bahseder ve der ki:
“Dört mühim kapı vardır. Bunlar sırayla; “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” kapılarıdır. Hakikate ulaşmak, bu kapıların birer birer geçilmesiyle mümkün olur ancak.”
Bu açıklama üzerine öğrencilerinden birisi Mevlana’ya sorar:
-Efendim ben bu dört kapı meselesini pek anlayamadım, ne demektir?
Mevlana uygulamalı olarak bu dört kapıyı öğrencilerine göstermek ister. Soruyu soran öğrenciye der ki:
-Şimdi şuraya bak! Karşı medresede dersini çalışan dört kişi var. Hepsi de rahlelerine eğilmiş okuyorlar. Sen git bunların hepsinin ensesine sırayla bir şamar at. Sonra gel! Ben sana bu kapıları anlatayım.
Öğrenci gidip birincinin ensesine bir tokat atar. Tokadı yiyen talebe derhal ayağa kalkar ve daha güçlü bir tokatla karşılık vererek Mevlana’nın öğrencisini yere yıkar.
Öğrenci tokadı yediği halde bu işten vazgeçememiştir. Çünkü hocasının verdiği görevi tamamlamak zorundadır. Yaradan’a güvenip ikinciye de bir tokat atar. O da derhal ayağa kalkar elini kaldırır, tam tokadı atacakken, vazgeçip yerine oturur. Öğrenci devam edip üçüncüye de bir tokat atar.
Üçüncü şöyle bir kafasını çevirip baktıktan sonra çalışmasına devam eder.
Dördüncü ise, tokadı yemesine rağmen hiç oralı bile olmadan çalışmasına devam eder.
Öğrenci Mevlana’ya dönerek, olanları tek tek anlatır.
Mevlana öğrencisine:
-İşte alman gereken dersler, der ve sözlerine devam eder.
–Birinci, henüz “şeriat” kapısını geçememişti, şeriatta kısasa kısas olduğu için, tokadı yiyince kalktı, aynısını sana iade etti.
İkinci ise “tarikat” kapısındaydı. Tokadı yiyince o da kalktı tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğreticisine verdiği söz aklına geldi. Bu söz; “Sana kötülük yapana bile iyilik yap.” diyordu. Onun için döndü ve oturdu.
Üçüncü, “marifet” kapısına kadar gelmişti. O, iyinin ve kötünün bir tek Yaradan’dan geldiğini bilir ve inanır. Yaradan bu kötülüğe hangi iblisi alet etti diye merakından şöyle bir dönüp baktı.
Dördüncü, “hakikat” kapısını da geçmiştir. Çünkü o, iyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu, bu yüzden ikisinin de aslında aynı olduğunu bilir. Onun için dönüp bakmadı bile…
Videolar:
