RABBİMİZİ BİZE TANITAN ÜÇ BÜYÜK TARİF EDİCİDEN BİRİ OLAN “KÂİNAT KİTABI”NDAN ÖRNEK ANLATIMLAR
1.KÂİNATTAKİ DÜZEN VE İŞLEYİŞE DİKKATLERİ ÇEKMEK GEREKMEKTEDİR.
BİR ESER KALMAMIŞ FİİLSİZ
Her eser planın sonucudur. Mimar, bir bina yapacaksa, önce planını hazırlar. Her makinenin ilk adımı projesidir. Şair şiirini, ressam tablosunu ve romancı romanını zihninde tasarladıktan sonra ortaya çıkarır.
BİR KİTAP nasıl ortaya çıkar?
Yazılarak.
Ya bir şarkı?
O da bestelenir.
Veya bir bina?
İnşa edilir.
Bunların her biri birer eserdir. Ve her biri, en az bir fiilin sonucu olarak vücut bulmuştur. Yazılmamış bir kitap, bestelenmemiş bir şarkı, inşa edilmemiş bir bina, olsa olsa hayalleri süsler; ama gerçek âlemde birer varlık sayılmaz.
Gerçek bir eser, mutlaka gerçek bir fiil ister. Fiiller bazen akim kalır; eseri görülmeyebilir. Fakat eser, hiçbir zaman fiilsiz olmaz. Ahmet Haşim’in “O Belde”sini okumamış olabilirsiniz. Yahut okuduğunuz halde bir anlam çıkaramayabilirsiniz. Yahut beğenmeyebilirsiniz. Hatta hiç işitilmedik bir iddia ile ortaya çıkıp, bu şiirin tesadüfen yahut bilinçsiz bir şekilde yazıldığını da ileri sürebilirsiniz.
Fakat “O Belde”nin varlığından kimse şüphe etmediği gibi, bu şiirin “yazılmış olduğundan” da şüphe eden çıkmaz.
Çünkü şiir vardır ve oradadır. Öyleyse yazılmıştır.
Ne kadar güzel yazılmıştır? Bu, cevap veren kişinin edebî kültürünü ilgilendiren ayrı bir konudur.
Kim yazmıştır? Bu da, cevabı her ne kadar şüpheye meydan vermeyecek kadar açık olsa bile, ayrı bir soru.
Meselenin bizi şimdilik ilgilendiren yanı, “O Belde”nin yazılmış olduğudur.
Muhal farz, şiirin “yazılmadığını” ileri sürecek olsanız, yine onu açıklamak için başka fiillerin yardımına başvurmak zorunda kalırsınız: “Kendiliğinden var olmuştur,” “Tesadüfen ortaya çıkmıştır,” “Öylesine oluşmuştur” gibi. İddia ne kadar mantıksız olsa da, eseri fiilden mahrum edecek kadar bir mantıksızlığa hiçbir zaman varamamaktadır.
Bir eser, en azından bir fiile muhtaçtır; ama çoğu zaman birden fazla fiilin sonucu olarak vücut bulur.
Kitap her şeyden önce yazılır ve yazılmak zorundadır. Ancak sizin elinize geçen kitap, yazıldıktan sonra dizilmiş, tashih edilmiş, sayfa düzeni yapılmış, filmi alınmış, montajlanmış, basılmış, ciltlenmiş, kapak geçirilmiş ve bütün bunlardan sonra elinizdeki halini almıştır.
Bir binanın yerleşmeye elverişli hal alması da, tasarımdan tefrişe varıncaya kadar yüzlerce fiilin sonunda mümkün olur.
Bir eserin arkasındaki fiilleri tahlil etmek, bir yandan dikkat, diğer yandan da bilgi ister. Uzmanlık alanınıza giren bir eseri incelediğiniz zaman, onun ardındaki fiilleri bütün ayrıntılarıyla ayırt edebilir, bu ayrıntılarda ki güzelliklerin tek tek zevkine varabilirsiniz. Fakat bunlar, henüz ele alacağımız konular değildir.
Şimdilik bizi, eser-fiil ilişkisi ilgilendirmektedir.
ÂYİNESİ İŞTİR KİŞİNİN
FİİLLER DÜNYASINDAKİ yolculuğumuz, bize bu âlemde olup bitenlerin arkasında tek bir failin bulunduğunu gösterdikten başka, onu bize tanıtacak bazı ipuçlarını da vermiş bulunuyor. Bu bilgilerimizi biraz daha netleştirmek için, fiillerin arkasındaki bir kapıyı daha aralamamız gerekecektir.
Önce ki bölümdeki bilgilerimizi tazeleyelim.
Her eserin arkasında mutlaka bir veya birçok fiilin bulunması gerektiğini o bölümde görmüş ve şu şekilde sorular sorup cevaplar almıştık:
Bir kitap nasıl ortaya çıkar?
Yazılarak.
Ya bir şarkı?
O da bestelenir.
Veya bir bina?
İnşa edilir.
Şimdi ise, “kim?” sorusuyla bu fiilleri açarak, fail hakkında bilgi edinmeye çalışacağız:
Bir kitabı kim yazar?
Bir şarkıyı kim besteler?
Bir binayı kim yapar?
Bu sorulardan birincisine ressam, ikincisine hekim, üçüncüsüne bahçıvan cevabını veren bir kişi, her üç konuda da benzersiz bir cehalet örneği sergilemiş olur. Gerçi bir ressamın kitap yazması, bir hekimin beste yapması, bir bahçıvanın bina inşa etmesi, olmayacak bir İş değildir. Fakat kitap yazan bir kişinin bu fiilinde görülen ünvanı, asıl mesleği ne olursa olsun, “yazar” ünvanıdır. Hekimler arasında bestekârlık sanatı da neredeyse hekimlik mesleği kadar yaygın olmakla birlikte, bir şarkıda görünen vasıf hekimlik değil, bestekârlık ünvanıdır. Binanın yapılışını da, bu işin hangi yönünü kastettiğimize bağlı olarak, ustalık, müteahhitlik, mühendislik veya mimarlık gibi ünvanlarla beraber sayarız.
Bunun gibi, bir tabloyu seyrederken, o eserin arkasında bir “resim yapma” fiilinin varlığını görür, onun arkasında da bir “ressam” ünvanı ararız.
Yahut güzel bir elbisenin arkasında “dikme” fiilini gördüğümüz gibi, o fiilin arkasında da bir “terzi” ünvanının bulunduğunu biliriz.
Bir şiirin arkasında da, aynı şekilde, bir şiir yazma fiili vardır. Ancak bu fiil kendiliğinden vücut bulmamış, bir failden gelmiştir. O faili de burada “şair” ünvanıyla anarız.
Pek tabii ki, eserdeki güzellik ve mükemmellik derecesi, sırasıyla fiilde ve failde de görülecektir. Eğer okuduğumuz güzel bir şiir ise, güzel yazılmıştır. Güzel şiir yazan ise, “iyi” bir şairdir. Aynı şekilde, kitabın güzelliği yazarın, şarkının güzelliği bestekârın, elbisenin güzelliği de terzinin üstünlüğü hakkında bize bir fikir verecektir.
Eser sahibini eserleriyle tanımak, onun hakkında bilgi edinmenin en sağlıklı yoludur. Bu, bir ağacı meyvesiyle tanımaya benzer. Meyve vermemiş halde iken ağaçları birbirine karıştırabilirsin, meyvesini verdikten sonra, şeftali ile kirazı, herkes kolaylıkla ayırt eder.
Mimar Sinan’ı da, hayat boyunca ona komşuluk etmiş bir kişi, yeterince tanımayabilir. Ama onun eserlerini tanıyorsanız ve bir de bu eserlerin inceliklerine nüfuz edebiliyorsanız, Mimar Sinan’ı onun zamanında yaşamış pek çok kişiden daha iyi tanıdığınızı rahatlıkla söyleyebilirsiniz.
ESMA-ÜL HÜSNA YANSIMALARI
Misal olarak, değişik isim ve unvanlara sahip, mesleğinin ve sanatlarının hepsinde zirveye ulaşmış, ideal bir kişiyi alıyoruz. Ahmet Bey adıyla anacağımız bu ideal kişi, mesleğinde en ileri noktaya ulaşmış bir hekim olsun. Bunun yanında da pek çok maharet ve sanatlara sahip bulunsun. Meselâ öğretim üyeliği yapsın, roman yazsın, hattat olsun, ressam olsun, ney üflesin, pilotluk yapsın, fotoğraf çeksin, saat tamir etsin, ilh. Bütün bu sanat ve maharetlerinin hepsinde birden, Ahmet Beyi, hekimliğinde ki kadar mükemmellik sahibi farz ederek düşünelim.
ASIL VE MODEL
Newton, güzel bir çalışma sonucu Güneş Sistemi’nin bir modelini yapmıştı. Bu cihazın kol çevirdiğinde, gezegenler, hesaplanmış hızlarına göre kendilerinin ve aynı zamanda güneşin etrafında dönmeye başlıyorlardı.
Bir gün Allah’a inanmayan (ateist) bir arkadaşı ziyaretine geldi. Bu muhteşem tatbikatı görünce:
-Ne kadar güzel, dedi. Kim yaptı bunu?
Newton:
-Hiç kimse! Dedi. Bu cihaz kendi kendine tesadüfen oluştu ve evrimleşerek bu hâle geldi!
-Buna inanacağımı sanmıyorsun herhalde dedi, arkadaşı.
İşte Newton bu anda yerinden kalktı. Elini arkadaşının omzuna koyarak:
-Bak dostum! dedi. Bu gördüğün cihaz, Güneş Sistemi dediğimiz ve kanunlarını senin de bildiğin eşsiz yapının çok basit bir modelidir. Bu basit modelin bile bir ustası olması gerektiğine inanıyorsun da, aslının bir yaratıcısı olduğuna niçin inanmıyorsun?
***
Kulları içinde Allah’tan ancak âlim olanlar korkar. (Kur’an-Fatır 35/28)
***
Kuyruğu etrafında dönen kedi hayrette,
Âlim ki hayreti yok, ne boş yere gayrette! (Necip Fazıl Kısakürek)
İNSAN
“İnsan, kâinata Hâkim bir varlıktır” diyen felsefe öğretmenine, öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş:
“Tansiyonuna bile hâkim olamayan insan, kâinata nasıl hâkim olur?”
Videolar:
*(Bizi Seven Var 63. Video “Dünyanın Isı Dengesi-Hikmet Pırıltıları-Feyyaz Tv 3 Dk” 7.Sınıf 11.Ders)
*(Bizi Seven Var 63. Video “Güneş Sistemindeki Denge-Feyyaz Tv 8 Dk” 7.Sınıf 11.Ders)
