HİÇBİRŞEYİN TESADÜF OLMADIĞINA DAİR
BİR UÇAK hayal et şimdi… Yakıtını kendisi temin ediyor… Her sene kendine benzer binlerce uçak üretiyor… Pilotsuz uçuyor… Konup kalkmak için özel hava alanı istemiyor… Üstelik de avucumuza sığacak kadar küçük…
Bir mühendis çıksa da böyle bir uçak yapsa, bütün dünyanın takdirini toplar. O mühendisi inkâr eden, uçağın tesadüfen yapıldığını söyleyen bir kimsenin alay konusu olacağından şüphe yok…
Her kelebek bizim hayali uçağımızdan bin kadar daha mükemmel… Üstelik de canlı… Diğer canlıların da kelebekten sanatça geri olmadığı malûm. Bir bahar mevsiminde milyarlarcası yaratılan bu şaheserleri “tesadüf” kelimesiyle açıklamak mümkün mü?
Yedi harften mürekkep “tesadüf” kelimesinin bile tesadüfen yazılması imkânsızken, milyarlarca atom harfinden meydana gelen varlıkların tesadüfen var olduğunu nasıl kabul edebiliriz!
Evet, yazı vardır harflerle yazılır… Yazı vardır nakışlarla yazılır… Yazı vardır ilimden harflerle, kanundan harflerle, sesten, nefesten, histen harflerle yazılır…
Yazılar çeşit çeşittir, türlü türlüdür… Her yazıyı herkes okuyamaz… Çünkü yazı vardır gözle okunur… Yazı vardır kulakla, vicdanla, akılla, gönülle okunur… Bazı yazılar da vardır ki, ancak imanla okunur…
Kâinat yazılarla dolu… Gülün kokusunda, kelebeğin kanadında, bülbülün sesinde, toprağın dirilişinde yazılar vardır… Suyun harelerle akışı, ayın ışıl ışıl parlayışı, koyunun şefkatle meleyişi, rüzgârın heyecanla esişi, insanın düşünüşü, sevişi, ağlayışı, gülüşü hep birer yazı örneğidir…
Kâinat çeşit çeşit yazılardan oluşan harika bir kitap… Yeter ki okumayı bilsin insan, istesin… Varlıklar ise, birer ibret levhası, birer mana simgesi, birer hakikat habercisi…
KENDİ KENDİNE OLUŞ MÜMKÜN MÜ?
Hiçbir sûret ve varlık kendi kendine teşekkül etmez. Bir kimse, zihninde bir makale tasavvur etse ve bu makaleyi yazmak için yerlere kâğıt döşeyip, eline aldığı bir şişe mürekkebi bu kâğıtlar üzerine serpse, bir tek harfin dahi yazılamayacağı aşikârdır. O halde makaledeki mana, mürekkebi faillikten tardederek kendisinin ihtiyar sahibi bir âlim tarafından yazıldığını ifade eder.
Bir makaledeki kelimelerle manalar arasındaki münasebet, aynen cesetle ruh arasında da mevcuttur. Buna göre makale, suretimiz; manası ise, ruhumuzdur. Makale, dilimiz; manası ise tat almamızdır… Misalleri siz çoğaltabilirsiniz.
Bu harika makalenin unsurlar denilen mürekkeplerden kendi kendine teşekkülü imkân haricidir.
Her bir ağaç ve hayvan da zemin sahifesinde yazılmış birer makaledir. Bu makaleleri, fikirsiz, bilgisiz, kör olan ve sel gibi şuursuz akan unsurlara, yâni elementlere nasıl verebiliriz?
KÂİNAT KENDİ KENDİNE MEYDANA GELEMEZ
Kâinattaki her varlık, bir zaman diliminde var olmuştur, varlığı başlamıştır ve bir gün gelip yok olacak, son bulacaktır. Hiçbir varlık sonsuz değildir. Be lirli bir başlangıçta var olma, onun varlığını tercih eden ve onu varlık sahnesine iten bir Yaratıcı’yı gösterir. Her varlık bir Yaratıcı’ya muhtaçtır. Kâinattaki her varlık ve bütün bir tabiat fanidir ve yok olacaktır. Nasıl varlığı bir tercihe bağlıysa, yokluğu da öyledir. Böyle muhtaç ve kendine malik olamayan bir varlık nasıl olur da yaratıcı olur? Muhtaç olanla muhtaç olunan nasıl bir olur? Hiçbir zaman tabiatı Yaratan’la, tabiattaki varlıklar aynı olamaz. Tabiatı yaratan, varlığı zorunlu olan, öncesi ve sonrası olmayan Allah’tır.
Bir şeyin kendi kendine meydana gelmesi için, o şeyi meydana getiren parçaların, meydana getirecekleri bütünü, bütün teferruatıyla bilmeleri gerekir. Ayrıca kendilerinin iş görecekleri en uygun yer için de haberleşmeleri ve anlaşmaları, sonra hep beraber gidip orada yerleşmeleri gerekir.
Bir inşaat yapılması gerektiğini düşünelim. Bunun için çimento, kum, demir, su, kalıp gibi malzemeler gereklidir. Bu malzemeler bir inşaat yapma konusunda anlaşıp, inşaatın yapılacağı yere hep beraber gidecekler. Orada bir araya gelecekler ve kendi kendine inşaat olacak. Ne kadar zor değil mi? Böyle bir şey bize ne kadar mantıksız geliyorsa, kâinatın kendi kendine olduğunu düşünmek bundan binlerce defa daha mantıksızdır. Basit bir inşaat kendi kendine olamazsa, büyüklüğüne akıl erdiremediğimiz şu koca kâinat nasıl kendi kendine olacak?
Bir insan, sanat eseri güzel bir tabloya baktığı zaman, resimdeki sanatı çok beğenip, onu yapan ressamın sanat ve zekâsına hayran kalarak o adamı kendi gözünde büyütür. Nasıl ki o resim bile kendi kendine olmamışsa, bu koca âlem nasıl olur da kendi kendine olabilir?
***
TESADÜFEN RASTGELMEK Mİ?
Üstünde yaşadığımız dünyayı ve kâinatı düşündüğümüzde; o kadar muhteşem bir düzen ve intizam görürüz ki, milyonlarca yıldan beri tekrarlanıp duran bu olağanüstü güzelliğin, tesadüfen meydana gelmesi imkânsızdır. İsterseniz basit bâzı örnekler verelim:
*Yerkürenin kabuğu şimdiki durumundan birkaç ayak uzunluğunda daha kalın olsaydı, karbondioksit oksijeni emerdi. Böylece dünyada canlılar yaşayamazdı.
*Atmosfer tabakası şimdikinden daha ince olsaydı, her gün atmosferin dışında meydana gelen akkor göktaşları (meteor) yeryüzünün her tarafına çarparak yanabilecek her şeyi yakıp kül edecekti.
*Güneşimiz şimdiki ışığının yarısını verseydi, donardık. Aksine bir kat daha fazla ışık verseydi, yanar kül olurduk.
*Ay, şimdikinden 20.000 mil daha yakın olsaydı, her gece meydana gelen iki med (deniz kabarması) olayı yüzünden, bütün yeryüzü dağlarıyla birlikte suların altında kalırdı.
*Geceler şimdikinden on kat daha uzun olsaydı, yaz güneşi gündüzleri ekinlerimizi kavuracak, gece soğuğu da donduracaktı.
*Havadaki oksijen % 20 yerine % 50 veya daha fazla olsaydı, dünyada yanmaya müsait herşey, bir şimşek çakmasıyla tutuşup kül olacaktı. O durumda tutuşan bir dal, çevresindeki tüm ormanları mutlaka yakardı.
*Yağmur olmasaydı, yeryüzü, üzerinde hayat bulunmayan bir çöle dönerdi. Rüzgârlar, denizler ve okyanuslar olmasaydı hayattan eser kalmazdı. Su, tuzdan süzülmeden buharlaşsaydı, hayat olmazdı. Yine buhar, havadan hafif olmasaydı hayat olmayacaktı.
*Suları tatlı olsaydı okyanuslar kokar; bu korku yüzünden de dünyada hayata yer kalmazdı. Zira tuz, kokuşma ve bozulmayı önler. Klor, sodyumla birleşmemiş olsaydı tuz bulunmayacak, bu yüzden de hayat olmayacaktı.
*Dünyanın ekseni, şimdiki 23 derece eğim yerine düz ve hareketsiz olsaydı, okyanus ve denizlerden buharlaşan sular, dünyanın sadece iki yerine, kuzeyle güneye yağmur halinde inecek; buz kütleleri oluşacak, yaz ve kış hep devam edip gidecekti. Neticede canlılar ve insanlar yok olacak, hayat olmayacaktı.
*Dünya Merkür gibi olsaydı, sadece bir tarafı sürekli olarak güneşe karşı dönecek; güneş etrafındaki dönüşü sırasında da kendi ekseni etrafında ancak bir kere dönebilecekti.
Başka bir tabirle, dünyanın bir tarafı her zaman gece öbür tarafı da her zaman gündüz olsaydı, hiçbir kimse gece veya gündüz boyunca hayatını sürdüremeyecek, böylece hayat kalmayacaktı.
*Çekim kanunları olmasaydı, atom ve atomun parçaları nereden bulunacaktı? Güneş nasıl güneş, yer nasıl yer olurdu? Şayet varolsaydılar şimdiki yerlerinde nasıl duracaklardı?… Yerlerinde durmuş olsalardı, dünyada hayat nasıl olur, insan nasıl yürüyüp hareket ederdi?
*Çekim kanununun olmasıyla birlikte, dünya ay kadar küçük, ya da şimdikinin dörtte biri kadar olsaydı; onu koruyan atmosfer tabakasıyla denizin koruyuculuğu ortadan kalkacak, ısı derecesi öldürücü seviyeye yükselecekti.
*Elektronlar, protonlarla birlikte birbirine yapışık olsaydı, dünya yumurta büyüklüğünde olurdu. O zaman insan ve diğer varlıklar olamazdı.
*Elementler birbirleriyle uyuşup kaynamasalardı, ne toprak, ne su, ne ağaç, ne hayvan, ne de bitkiler olurdu…
*Isı kanunu mevcut olmasaydı, yeryüzü soğumayacak ve yaşamaya elverişli hale gelmeyecekti. Şimdi düşününüz, bu sayılan maddeler yüzlere, binlere çıkabilir. Demek ki, dünyada bugünkü düzenli ve normal hayatın meydana gelebilmesi için, âdeta sayısız şartın bir araya gelmesi gereklidir ve bu sayısız şartlar bir araya gelmiş, yeryüzünde hayat binlerce yıldan beri süregelmiştir. Bütün bu şartların en uygun şekilde biraraya gelmesi, acaba tesadüf olabilir mi? Rastgele oluşabilir mi bütün bu hayret verici işler?
Acaba, en basit bir resmin, en küçük bir masanın tesadüfen olamayacağını söyleyen bir insanın, dünya çapındaki, kâinat çapındaki olayları tesadüf diye yorumlaması mümkün müdür?
Bu düşünceler bizi tesadüfün de yaratıcı olamayacağı gerçeğine rahatlıkla götürecektir. (Öğretmenin Not Defteri-Karanfil Yayınları-Vehbi Vakkasoğlu)
Videolar:
*(Bizi Seven Var 46. Video “Tesadüf Saçmalığı-Feyyaz Tv 17 Dk” 6.Sınıf 5.Ders)
*(Bizi Seven Var 46. Video “Hakikat Çekirdekleri 2 Bir Köy Muhtarsız Olmaz, Bir İğne Ustasız Olmaz-Şiire Beş Kala 4 Dk” 6.Sınıf 5.Ders)
*(Bizi Seven Var 46. Video “Mükemmel Bir Eczane-El Cevap [Allah’a İnanıyorum Çünkü] 1 Dk” 6.Sınıf 5.Ders)
