FELSEFİ AÇIDAN ALLAH’IN VARLIĞI
İçinde bulunduğumuz durum ne olursa olsun herhalde güneşin varlığını inkâr edecek değiliz.
Bir bardak su, bir insana göre soğuk, bir diğerine göre sıcak olsa bile, her iki insana göre de su vardır.
Bir cismi, uzaktan gören küçük, yakından gören büyük bulsa bile, bu kimseler bu cismin mevcudiyetini inkâr edemezler.
Bir sarhoş ve bir ayık dinledikleri bir musiki karşısında başka başka reaksiyonlar gösterirler. Fakat her ikisi de musikiyi dinlediklerini inkâr edemezler. İnkâr eden olsa bile, gösterilen reaksiyon işitmenin vaki olduğunun delilidir.
O halde duyumların bazen bizi belli ölçülerde yanıltmalarına bakarak hiç bir şeyi bilemeyeceğimizi ve her şeyden şüphe etmek gerektiğini söylemek doğru değildir. Duyumlar ve akıl birleşerek bizi yanlış olmayan sonuçlara da götürür. Kaldı ki duyu organlarının bize verdiklerinin de üstünde bir sezgi gücü vardır. Buna bazı veliler ilham diyor. Bazıları doğuş adını veriyor. Altıncı duyu diyenler de var buna.
İnsan ne kadar şüpheci olursa olsun, her halde kendi varlığından, konuştuğundan, hareket ettiğinden, hâsılı yaşadığından şüphe edemez. İnsanın yaşaması, onu yaşatan üstün bir yaşayanın, üstün bir gücün varlığını gösterir. Bunu, laboratuvarda ispatlayamazsak bile, bir sezgi gücüyle anlarız. Böyle bir varlığı yani Allah’ı başka yerde, bulamazsak bile, kendi vicdanımızda buluruz.
O bize her zaman, her yerde varım diye sesleniyor. Fakat şüphecide onu görecek göz nerede?
Etten, kas ve sinirlerden yapılmış olan göz, nasıl güneşe bakarken onun fazla parlaklığı yüzünden görmekte güçlük çekerse, insanoğlu da varlığı bu kadar açık olan Allah’ı kavramakta güçlük çeker. Fakat güneş de vardır. Allah da vardır. Güneşi, diğer yıldızları, insanları ve her şeyi yaratan da Allah’tır.
Bazı şeyler vardır ki çok açıktırlar. Çok açık oldukları için de sağlam olarak bilinirler.
Birisi 2+2=4 eder gerçeğini ispatlamaya kalksa, kendi kendimize “buna ne lüzum vardır. 2+2 nin 4 edeceği zaten bilinmektedir”, deriz. Bunu ispata lüzum görmeyiz.
Yahut başka birisi el ve ayaklarımızdaki parmakların toplamının 20 ettiğini ispatlamak istese, bilinene kanıt arıyor diye düşünürüz. Tabii bu gerçeklerden şüphe etmemek, normal ve düşüncesi yerinde olan kimselerden beklenen inançtır. Demek isteriz ki açık, seçik ve sağlam olan bilgilerden düşünce insanları şüphe etmezler. Allah’ın varlığı da düşünmek isteyen için açık, seçik ve sağlam olarak bellidir.
Bu delilimizi başka örneklerle biraz daha açıklayalım:
Biz güzel bir resim gördüğümüz zaman, ona hayran olur ve “bunu kim çizdi” diye sorarız yahut araştırırız. Resmin var yahut yok olduğunun tartışmasını yapmayız. Çünkü resim vardır. Var olan bir şeyin mevcudiyeti hakkında şüphe etmek saçmalık olur.
Yahut güzel bir müzik parçasını dinlediğimiz zaman, bu parçanın mevcut olup olmadığını değil, bestecisinin kim olduğunu öğrenmek isteriz. Böyle güzel bir parçayı bestesini yapan insanın çaba ve özelliklerini bilmeğe çalışırız.
Güzel bir şarkı dinlediğimiz zaman da durum aynıdır. Şarkının varlığından şüphe etmeyiz. Bunu zaten işittik. Açık ve seçik olarak dinledik. Şarkı bizde bir etki de yaptı. Artık bu var mıdır, yok mudur diye şüphe etmek gerekmez.
Okuyucunun da mevcudiyetinden şüphe etmeyiz. Belki okuyucu kültürlü mü, kültürsüz mü, güzel mi çirkin mi, yaşlı mı genç mi diye kendi kendimize sorarız?
Güzel bir heykel için de durum aynıdır. Heykelin ve onu yapan heykeltraşın varlığından şüphe etmeyiz. Belki heykeltraşın nasıl bir insan olduğunu bilmek isteriz.
Görülüyor ki bir resmi yapan ressamın, bir müzik parçasını besteleyen bestecinin, bir şarkıyı okuyan okuyucunun ve bir heykeli yapan heykeltraşın mevcudiyetinden hiç şüphe etmiyoruz. Her eseri yapanın, kesin surette bulunduğuna açık ve seçik biçimde inanıyoruz. O halde kâinatı yapanın bulunduğuna niçin aynı açıklık ve seçiklik derecesinde inanmayalım? Kâinatın yaratıcısının varlığını inkâr, bizi bir çelişmeye götürmez mi? Bizim çelişmeden kurtulmak için yapacağımız iş, böyle bir yaratıcının yani Allah’ın varlığını kabul etmektir.
Böyle bir varlığın mevcudiyeti tabiatın varlığı ile açık, seçik ve sağlam olarak bilinir. Biz olsa olsa böyle bir yaratıcının gücünü, ilmini, yaşantısını ve bütün diğer sıfatlarını öğrenmek isteriz. Tıpkı şarkıyı okuyan okuyucunun var olup olmadığını değil de, özelliklerini öğrenmek istediğimiz gibi.
Söylemek istediğimiz de şudur:
Bir şarkının bestesi ve onu dinleyen işitici varsa, işiticiye göre besteci de vardır. Heykel ve heykele bakan görücü varsa, görücüye göre heykeltraş da vardır. Kâinat ve kâinatta bulunan insan varsa, insana göre onun yaratıcısı da vardır.
Ne zaman yaratıldığını bilmediğimiz kâinatın gidişinde mantıklı bir düzenin, bir kanunun ve bir hikmetin bulunduğu inkâr kabul etmez bir gerçektir.
Yaratılması insan gücünü aşan böyle bir varlığı var eden bir yaratıcının bulunması da mantığa aykırı düşmez. İsterseniz bunu şöyle bir mantıkla ispatlayalım:
Her olayın bir sebebi vardır.
Kâinatın mevcut olması da bir olaydır. O halde kâinatın mevcut olmasının da bir sebebi vardır.
Var olan her şey bir sebebe dayanır.
Kâinat da var olan bir şeydir. O halde Kâinatın var olması da bir sebebe dayanır. Şüphesiz neticede bahsettiğimiz sebep Allah’tır. Bu demektir ki kâinatı var eden sebep Allah’tır.
Ancak burada bir itirazla karşılaşabiliriz. Birisi bize “her var olanın bir var oluş sebebi vardır. Allah da var olandır. O halde onun da bir var oluş sebebi vardır” derse, deriz ki böyle bir iddia bizi teselsüle götürür.
Bu demektir ki Allah’ı var eden bir sebep aradığımız zaman, o sebebi var eden başka bir sebep de aramamız gerekir. Böylece her müsebbep için bir sebep arayarak sonsuza kadar uzanırız ve bir ilk sebep bulamamanın saçmalığı içinde kalırız. Böyle bir teselsül ve sonu gelmeyen sebepler dizgisi mantığa aykırıdır. Mantığımız bizim bir ilk sebebe dayanmamızı gerektiriyor. Bu ilk sebep de Allah’tır.
Gerçek Aşkı:
Bedenimiz beslenmek için gıda ister. Ruh da öyledir. Ruhun da gıdaya ihtiyacı vardır. Bedenin gıdası besinlerdir. Ruhun gıdası ise bilgelik, ölçülülük ve doğruluktur. Kısacası erdem ve gerçek aşkı, ruhu besler. Erdemi kazanmak için de gerçeği sevmek, ona bağlanmak ve aşık olmak gerekir.
Niçin bedenimizi korumak için çırpınır ve her çareye başvururuz da, ruhumuzu beslemeyi ve korumayı çok kez ihmal ederiz?
Mademki beden besinlerle ruh da gerçek aşkı ile beslenir, niçin gerçeği aramak için daha çok çaba harcamayız?
Yahut niçin adet yerini bulsun diye herkes gibi gerçekçi görünürüz ve fakat işin aslını anlamağa çalışmayız?
Şüphesiz gerçek anlayışı bireyden bireye değişir. Fakat biz burada hiç değişmeyen gerçekten, gerçeklerin gerçeğinden, daha doğrusu bilfiil gerçek olan Allah’tan söz ediyoruz. Sadece sözle ona inanmak, taklit yoluyla Allah’ ı tanımak ve kutsallaştırmak, onu gerçekten sevmek demek değildir. Onun var olduğuna delillerle inanmak ve ona gönülden bağlanmak, seni daha başka insan yapar. Hiçbir zaman var olmamış bir sevgili düşünülemez. Yok olan, yoktur. Yok olan, yok olduğu için insan ruhu onu aramaz. Allah ise var olduğu için insan ruhu onun gerçekliğini bilmek ister. Başka bir deyimle ancak var olan şeyler aranır veya istenir.
İnsanın da Allah’ı araması ve onun özellikleri hakkında düşünmesi Allah’ın varlığının delillerinden birisidir.
Esasen bizim onu aramamıza, onun ihtiyacı yoktur. Ruhumuzu beslemek için, bizim onu aramaya ihtiyacımız vardır. Onu aramanın ve ona inanmanın da dereceleri vardır. Tıpkı bazı kimselerin az, bazılarının da çok erdemli oldukları gibi. Taklitle yetinenler, ruhlarını az besinle besleyenlerdir. Ona aşık olanlar ise ruhlarını gerçekle dolduranlardır.
Eğer böyle bir gerçek olmasaydı, Hz. Muhammed onun uğruna her türlü felaket ve sıkıntıya göğüs gerer miydi?
Böyle bir gerçek olmasaydı, Hz. İbrahim putları kırıp O gerçeği aramağa çalışır mıydı?
Gerçek aşkı, gerçeğin varlığının delilidir.
Bilfiil gerçeğin aşkı yani Allah aşkı ise Allah’ın varlığının delilidir.
Beyazid-i Bistami bu aşk uğruna çile çekti. O “cübbemin altında Allah’tan başka bir ş ey yoktur” diye söylerken Allah’ı kendinde bulduğunu ifade etmek istemiştir.
Hallaç “ben Hakkım” derken içine daldığı aşkı ve bu aşkta yok olduğunu dile getirmeğe çalışmıştır.
Yunus Emre “bir ben vardır bende, benden içeru” demiş.
Mevlana ondan uzak ve ayrı kalmanın güçlüğünü ifade ederken “ayrılıktan parça parça olmuş bir kalp isterim” diye yazmış.
Hâsılı hangi elçiye, hangi veliye ve hangi erdemli kişiye bakarsanız bakınız, hepsi de var olan gerçeği aramışlardır.
Allah’ı aramamız ise onun bilfiil gerçek olduğunun ve varlığının bir delilidir.
(İslam Felsefesinde Allah’ın Varlığının Delilleri-Doç. Dr. İbrahim Agâh ÇUBUKÇU-A. Ü. İlâhiyat Fakültesi İslâm Felsefesi Kürsüsü)
Videolar:
*(Bizi Seven Var 103. Video “Atomlar mı Yaptı-Feyyaz Tv 3 Dk” 10.Sınıf 19.Ders)
*(Bizi Seven Var 103. Video “Vücuda Giren Atomlar Yollarını Nasıl Buluyor-Feyyaz Tv 2 Dk” 10.Sınıf 19.Ders)
*(Bizi Seven Var 103. Video “Bir Proteinin Tesadüfen Oluşma İhtimali-Feyyaz Tv 2 Dk” 10.Sınıf 19.Ders)
*(Bizi Seven Var 103. Video “Anne Hücresindeki Mucizevi Faaliyet-Feyyaz Tv 2 Dk” 10.Sınıf 19.Ders)
