SONSUZLUĞU ANLAMAK
Sonsuzluğu anlayamadığını söyleyene şunu sormak isterim:
Senin anlayamadığın sadece bu kadar mı?
Meselâ, yerin eşyayı nasıl çektiğini anlayabiliyor musun?
Güneşin, gezegenlerini nasıl çekip çevirdiğini kavrayabiliyor musun?
Ruhunun, aklının, hayâlinin, hâfızanın mahiyetlerini biliyor musun?
Elma ağacının içindeki, o çamuru elma yapan faaliyeti izah edebilmiş misin?
Yumurta nasıl oluyor da, uçan bir kuş oluyor. Nutfe dokuz ay sonra nasıl ağlıyor, görüyor, işitiyor?
Bunlar akıl alacak şeyler mi? ;
Bu âlemde insanın göremedikleri gördüklerinden, anlayamadıkları anladıklarından, bilmedikleri bildiklerinden çok fazla. İnsanın, Bu fani eşyayı anlamış gibi, bekayı anlamaya kalkışması onu en azından yorar.
İNSAN
“İnsan, kâinata Hâkim bir varlıktır” diyen felsefe öğretmenine, öğrencilerden biri, şu cevabı vermiş:
“Tansiyonuna bile hâkim olamayan insan, kâinata nasıl hâkim olur?”
Aklım almıyor
İnsanoğlu, kendisinden daha bilgili bir insanın ilmine akıl erdiremezken, nasıl oluyor da kul ve mahlûk olduğu halde, Rabbinin ve Hâlık’ının sonsuz sıfatlarını anlamaya kalkışabiliyor!?
Halbuki, “Hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzar ile ihata edilmez.” (Sözler)
Mutlak, yani sınırsız ve kayıtsız bir gerçeği sınırlı aklın ihata edemeyeceği, onu kuşatamayacağı her yönüyle anlayamayacağı her aklın rahatlıkla kabul etmesi gereken ayrı bir gerçek.
Akıl mahlûktur. Her mahlûk ise mahduttur, sınırlıdır. Gözümüzle görmeyi, ayağımızla yürümeyi, elimizle tutmayı, midemizle hazmetmeyi yaratan kudret, aklımızda da anlamayı ve ilmi yaratmış.
İnsanın beyni sınırlı olduğu gibi, düşüncesi ve ilmi de mahdut. Bu ilim de bir noktaya kadar varabilir, ondan ötesine geçemez. Eli, şu uçsuz bucaksız âlemi tutup çevirmekten ne kadar âciz ise, aklı da onun yaratıcısını hakkıyla bilmekten en az o kadar uzak.
Allah’ın sonsuz sıfatlarını, bu sınırlı akılla ihata etmek, yani tam mânâsıyla kavramak ve anlamak mümkün değil.
Henüz kendi mahiyetini bilemeyen aklın, Allah’ı anlamaya kalkışması en azından haddi tecavüzdür ve insanı doğru yoldan saptırır.
Şu var ki, anlamak başka, inanmak daha başkadır. İnanmak bir kalp meselesidir.
Akıl, sonsuzu kavrayamaz ama kalp sonsuza inanabilir ve sonsuzu sonsuz derecede sevebilir.
Kalplerindeki sonsuzluk madenini işletemeyenler, akıllarına esir oldular ve bu esaret onları önce bedenlerine, sonra da maddeye ve tabiata köle yaptı.
Her inkârın altından, yanmış bir aklın kokusu gelir. Aklın da yasak bölgeleri vardır; oralara girdi mi kavrulur. Nefis ise insanı bu tehlikeli sahalara iter durur.
İnsan gözü, mikroplar âlemini de göremez, çok uzak yıldızları da… Aynı şekilde, insan aklının da ulaşamayacağı kadar yüksek ve derinliğine inemeyeceği kadar ince hakikatler vardır. Bunlar aklın sınırlarını aşarlar. Akıl, bu hakikatlerin ancak var olduklarını bilir; nasıl ve nice olduklarını anlamaya kalkıştı mı yanılmayı peşinen kabul etmiş demektir. Böyle bir akıl, anlama âleti olmaktan çıkar, itiraz makinesi olur.
Adam, hayretle soruyor:
“Nasıl oluyor da bu uçsuz bucaksız âlem, gayet kolaylıkla idare ediliyor?
Kısa yoldan cevap veriyorsunuz:
“Sonsuz bir kudretle yaratıldığı ve mutlak bir iradenin hükmü altında olduğu için.”
Sonsuza göre, az çok farkı mı olur!?
Bu cevabı aklına sığıştıramıyor. Kendisinden bir açıklama istiyorsunuz. Aldığınız cevap hayli üzüyor sizi:
“Herhalde,” diyor, “Bu işler kendi kendine oluyor.”
Bu defa rollerinizi değiştiriyor ve soruyorsunuz:
“Şu oyuncak kuş var ya, kendi kendine olmuş diyorum, ne dersiniz?”
Cevap çok sert ve net;
“Buna çocuklar da inanmaz!”
“Peki, şu uçan kuşa ne buyurursunuz” dediğinizde,
“İşte o kendi kendine olmuştur. Çünkü o gerçek hayvan. Hayatı var, işitmesi var, görmesi var.” diye karşılık veriyor.
İşte, kavrulmuş bir akıl ve perişan bir ruh.
“İnsan bu kadar yanılmamalı!” diye düşünüyor ve bunun sebebini araştırıyorsunuz. Çoğu zaman karşınıza aynı yanılma çıkıyor: Sonsuzu sınırlıyla anlamaya kalkışmak.
Akıllarına güvenen ve onu yegâne ölçü kabul edenler, kavrayamadıkları hakikatleri şu veya bu sebeple inkâr etmeyi daha kolay bulur ve düşünmekten olanca güçleriyle kaçarlar.
Bunlar, kaldırabilecekleri yükten öte hiçbir ağırlık tanımayan zavallılardır.
