Featured Video Play Icon

Sevginde Huzur Var 9-Video “Gençlik Hissiyatı” 10.Sınıf 38.Ders

GENÇLİK HİSSİYATI

“Gençlik hiç şüphe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi katiyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fani ve geçici gençliğini iffetle hayrata -istikamet dairesinde- sarf etse, onunla ebedi bir gençlik kazanacağını bütün semavi fermanla müjde veriyorlar.” (Şualar)

***

Onu önce kabristanda defin esnasında gördüm. Elinde kürek, güçlü kolları ile kabre toprak atıyordu. Dikkatimi çekti yirmi-yirmibir yaşlarında, yakışıklı, kuvvetli ve dinamik bir genç…

Daha sonra taziye evinde karşılaştım onunla.. Taziye evi kalabalıktı, tam karşımda oturuyordu. O gün taziye evinde, ölümün hakikati hakkında konuştum. Sohbetimi Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) bir hadisi ile tamamladım:

-“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” dedim.

Aradan bir hafta kadar geçmişti. O gün hava çok güzeldi.. Yaya yürüdüm biraz. Semt pazarının önünden geçerken, meyve ve sebzeler gözüme ilişti. “Şöyle bir gezeyim, belki bir şeyler alırım.” diye pazara yöneldim. Pazarda gezerken o genç ile karşılaştık, yanıma geldi:

-“Beni hatırladınız mı efendim?” dedi.

“Evet.. Hatırladım.” dedim.

-“Geçen hafta taziye evinde ölüm hakkında bir sohbet yapmıştınız. Konuşmalarınızdan çok etkilendim. Bana çok tesir etti.”

-“Hakikatleri terennüm etmek görevimiz. Tesir Allah’ın.. Kalplere hükmeden, kalpleri hakka ve hakikate celb ve cezb eden O!”

-“Sizinle biraz konuşmak istiyorum. Benim bazı sorularım ve kendim ile ilgili sıkıntılarım var. Bana biraz vakit ayırabilir, yardımcı olabilir misiniz?” dedi.

-“Evet ama, burası sohbet etmeye pek uygun değil.. İsterseniz şurada bir pastane var Orada hem dondurma yiyelim, hem de konuşalım” dedim.

Yürüdük pastaneye doğru..

Dondurma siparişini verdik. Önce kendini anlattı genç: Üniversitede okuduğunu, ailesinden pek fazla ilgi görmediğini, ana ve babasının ahlak ve inanç noktasında kendisine yardımcı olmadığını: çevresinin de aynı lakaytlığı taşıdığını söyledi.

Dondurma önümüze geldi. Dondurmayı kaşıklarken sordum:

-“Şimdi söyle bakalım seni meşgul eden, idrakini zorlayan ya da kalp dünyanda kilitlenen meseleler neler?”

-“Geçen haftaki vefat olayı beni bir hayli sarstı. O gün kefeni ve kabir çukurunu görünce, nefsime: ‘Sen de öleceksin.. Sen de bu kabre gireceksin’ dedim.

-“Tebrik ederim! Ölümü düşünmek güzel.. Ölüm gerçeği insanı uyandırır. İhlasa sevk eder. Ölüm hakikati, insanın sarhoşluğunu üzerinden alır, sarsar ve ayıltır.” dedim.

-“Doğru ama..”

-“Aması ne?”

-“Şey.. İki ay sonra üniversite açılacak.. Kampüse gidince, kampüs ortamı.. Üç beş gün kendimi kollamaya çalışıyorum. Sonra.” dedi durdu.

-“Evet sonra?”

-“Sonra nefsim beni sürüklüyor, sefahatin içine.. Bir müddet sonra da nefsimi geri alamıyorum. Hatta öyle bir noktaya geliyor ki nefsim artık söz dinlemiyor, gününü gün etmek istiyor!. Açıkçası his ve duygularıma hakim olamıyorum.  Gözlerim hep bakmak istiyor, nefsim adi ve alçak.. Sonuçta o süfli hayatın içinde yuvarlanıp gidiyorum. Çevrem de bu işlere uygun.. Hem fiziki güç ve kuvvetim de yerinde.. Nefsim vurma, kırma gibi işlere de meyletmek istiyor.

Şu anda bir haftadan beri güzel bir iklimin içindeyim. Bu iklimden istifade etmek, kendime çeki düzen vermek istiyorum. Ama iki ay sonra kampüse gidince yine nefsimin beni alt edeceğinden korkuyorum. Nefsim yine kulağıma fısıldayacak: ‘Daha gençsin.. Bırak o düşünceleri şimdi zevklerine bak!” diyecek.

Nefsim ile kalbim arasında ciddi bir çatışma var. Nefsim hep o tarafa çekiyor beni.. Kalp ve vicdanım ise beni ciddi ikaz ediyor. Ne yapacağımı şaşırdım.. İki arada bir derede kaldım.

Bana bu konuda bir yol gösterin. Ne yapayım? Ne yapmam lazım? Nefsimin bu serkeşliğinden nasıl kurtulabilirim?” dedi.

Ben de:

-‘’Herhalde senin atacağın ilk adım, alacağın en önemli karar önce çevreni değiştirmektir. Arkadaş daireni özenle seç.. İnsan var insanın rahmanı.. İnsan var insanın şeytanı..

Benim üniversite muhitinde tanıdığım İslam’ı nefsinde yaşayan melek gibi temiz, iffetli ve istikametti gençler var..

Onlarla beraber olur, o ortama girer, o dünyayı teneffüs edersen her şey çok kısa zamanda değişir.

İstersen seni onlarla tanıştırabilirim, ister misin?” dedim.

-“Öyle bir gençlik var mı?”

-“Var elbet..”

-“O zaman çok iyi olur.” dedi.

-“O iklime gir, o dünyayı yaşa.. Nefsini o iklime girmeye zorla, bak göreceksin çok şey değişecek.”

-İnşaallah..” dedi genç memnuniyetle..

-“Sana ikinci tavsiyem: Sefahatten kurtulmanın en müessir yolu, sefahat ve dalalette bu dünyada manevi bir cehennem olduğunu: günahlar, fenalıklar ve haram lezzetlerin içinde manevi elemler var olduğunu idrake gösterip aklı ikna etmeye çalışmaktır.

O menhus lezzetlerin içinde dehşetli elem ve ızdıraplar olduğunu akıl anlar ve tam kavrarsa; o zaman insan, akıl ve iradesiyle hazır lezzetlere galebe edebilir.”

-“Peki, o zaman aklımı nasıl ikna edebilirim?”

-“Aklı ikna etmek hemen bir sohbette, bir oturumda olmaz. Hakikat ve marifet delilleri ile aklı ikna etmenin, sefih hayattan uzaklaşmanın birkaç şartı vardır. Evvela bu şartları yerine getirmelisin!”

-“Nedir o şartlar?”

-“O şartların birincisi, ibadet ile hayatını güzelleştireceksin.

İkincisi. Rabbine yalvaracak. O’ndan yardım isteyeceksin…

Üçüncüsü, dimağını ilim ile takviye edeceksin..

Dördüncüsü, tefekkür ile derinleşeceksin.

Beşincisi, iman sohbetlerine oturup sohbetle nefsini pişireceksin..

Altıncısı, seni Rabbine ulaştıran yolları arayacaksın.. Bu yollara seni götüren vesilelere müracaat edeceksin.

Yedincisi, aza ve duygularını kirletmemeye azami gayret göstereceksin.” dedim.

Genç:

-“Nasıl yani, ne demek kirletmemek?”

-“Mesela altından yapılmış, kabzası yakut, elmas ve pırlanta ile süslenmiş, antika ve mükemmel bir çekiç olsa.. Sen bu çekici, taşa kayaya vurur musun ya da bahçe duvarını yapmak için kullanır mısın?”

-‘’Hayır kullanmam!”

-“Peki, niçin kullanmazsın?”

-“Yazık olur! İsraf olur!”.

-“İnsan o antika çekiç gibi… Kaba, boş ve lüzumsuz işler için yaratılmadı. Süfli arzular, habis işler için halk edilmedi. O, bütün mahlukat içinde seçildi, seçkin yaratıldı. En mükemmel duygu ve azalarla donatıldı.

İnsan bu varlık envanterini korumalı, muhafaza etmeli, kirletmemeli..”

-“Bu noktayı biraz daha açar mısınız?”

“Mesela bakıyorsun karşıdan bir at arabası geliyor. Fakat sürücü arabaya hakim değil.. At parlamış, yıldırım gibi başını almış, dizginlerinden kopmuş geliyor. Bu arabanın akıbeti ne olur? Tahmin et bakalım?”

“Herhalde at bir yere vurur kendini sakatlar, arabayı da paramparça eder.”

“İşte insanın nefsi de o parlayan azgın at gibi.. Nefsi arzular, dizginini koparmış, parlamış ata benzer. Azgın nefis, insan şahsiyetini paralar parçalar. İzzet ve itibarını uçurur. Dünyada rezil, ahirette zelil kılar. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de delikanlılık ayağı ile ekâbirlik taslar.

Güç ve kuvvet gösterisine girişirsen akıbetin ya hapishane, ya kabristan ya da hastane olur. Sana verilen bu vücut, gençlik ve hayat, bu göz ve kulak, dil ve dudak, akıl ve idrak senin değil.. Onları sen yolda bulmadın. Başka yerden satın almadın. Onlar sana emanet olarak verildi. Açıkçası emanete hıyanet etmemelisin. Her aza ve duygunu yerli yerinde kullanmalısın. Bunları sadece yeme ve içmeye zevk-i sefaya tahsis edersen, zulüm etmiş olursun. Halbuki bu aza ve duygular daha büyük gayeler için insana verilmiş. Bu istidatların daha büyük gayeler için verildiğini Anadolu’da yaşanmış bir hikaye ile sana anlatayım mı?”

-“Buyurun, anlatın lütfen!”

-“Bir zaman bir köylü komşularını akşam yemeğine evine çağırmak istemiş, fazla zengin ve varlıklı değilmiş. Mükemmel bir ziyafet verecek güç ve imkânı da yokmuş. Hanımına danışmış:

-“Nasıl yapalım?” demiş.

Hanımı da ona:

-“Merak etme efendi. Bu iş kolay… Bir kazan bulgur pilavı pişiririz. Bir de tavuğumuz var. Onu da keser, pişirir, pilavın üzerine oturturuz, olur biter!” demiş.

Dedikleri gibi bulgur pilavını pişirmişler, büyük bir tepsiye bulgur pilavını dökmüşler, üzerine de pişmiş tavuğu oturtmuş, komşularını yemeğe davet etmişler..

On-onbeş kişi gelmiş sofraya oturmuşlar. Sofraya oturanlardan biriside doğuştan körmüş. Kör adam sofraya elini uzatmış, eli tavuğa isabet etmiş, hemen tavuğu almış, önüne çekmiş, başlamış tavuğu yemeğe. Köyden gelen diğer misafirler bu kör adama ilişmemişler, mahcup etmemek için yesin, karnını güzelce doyursun demişler. Ziyafet dağılınca, köylülerden birisi o kör adama:

“Ziyafet nasıldı?” diye sormuş..

Kör adam da:

“Vallahi ziyafet çok mükemmeldi. Herkese bir tavuk düştü.” demiş..

İşte kör adamın hikayesi böyle..

Şimdi ben bu hikayeyi biraz daha genişletmek ve kendimizi de hikayeye dahil etmek ve sonra da bu hikayeyi hikmet dili ile tahlil etmek istiyorum.” dedim.

– “Peki ama biz bu hikayeye nasıl gireceğiz, nasıl dahil olacağız?”

-Şöyle.. Sen ve ben o gün o ziyafette idik.. Böyle hayal et”

-“Evet!”

-“Bakıyoruz, ev sahibi elinde tepsi, yemeği getiriyor. Bir an ayağı sendeledi, pişmiş tavuk tepsiden yuvarlandı toprağa düştü, bulgur pilavı da yere döküldü. Tavuğun üstü başı toz ve toprak oldu. Ev sahibi de hiçbir müdahale yapmadan yere dökülen pilav, elleriyle tepsiye doldurdu ve kirlenen tavuğu pilavın üzerine yerleştirdi, getirdi senin önüne koydu.

-Sen o kirlenmiş pilavı ve tozlanmış o tavuğu yemek ister misin?”

“Hayır yemem!”

-“Doğru. Ben de yemem.”

-“Peki, şöyle düşün, bakıyorsun tavuğun her tarafı yanmış, derisi sim siyah… Bulgur pilavı da tamamen yanık.. Sen böyle bir tavuğu yemek ister misin?”

-“Hayır!”

“Doğru.. Ben de istemem'”

“Peki, tavuk tepsinin üzerinde.. Bakıyorsun sinekler tavuğun üzerine konup kalkıyorlar, böcekler üzerine üşüşmüşler, keneler üzerinde kol geziyorlar. Böyle her türlü böcek ve sineklerin hücumuna uğramış bir tavuğu yiyebilir misin?”

-“Hayır, katiyen yemem!”

-“Çok doğru.. Ben de yemem. Ama aynı tavuğu, yani toz tutmuş tavuğu o kör adamın önüne koysan, yer mi?”

-“Gözü görmediği için rahatlıkla yer!”

-“Peki, yanmış, kavrulmuş o tavuğu o körün önüne bırak. Bunu da yer mi?”

-“Evet, yer!”

-“Böcek ve sinek ve kenelerin istilasına uğramış o tavuğu koy önüne, onu da yer mi?”

-“Evet, onu da yer!”

-“Şimdi burada duralım. Birkaç dakika bir fikir jimnastiği yapalım..

Bizim tiksindiğimiz kirli, yanmış tavuğu o kör adam hiç kuşku duymadan rahat bir biçimde yiyor. Neden?”

-“Çünkü görmüyor!”

-“O zaman kör insan, gören insanlardan daha avantajlı.. Yeme noktasında daha rahat.. Çünkü önüne konan her şeyi tiksinmeden yiyebiliyor.”

-“Evet, doğru.

-“Bu tespitten çıkan bir sonuç var. Demek ki, insanın dünyadaki görevi sadece yemek olsaydı o zaman göze ihtiyaç olmayacaktı.”

-“Evet, öyle anlaşılıyor!”

-“Şimdi bir de şöyle düşünelim: Yemek yiyen adam hem kör hem de sağır ve dilsiz.”

-“Evet.”

-“Bakıyorsun adam tavuğu önüne almış, habire yiyor.. Yanına yaklaşıyorsun.. Kolunu dürtüyor ve Hey arkadaş biraz da bize bırak! Yedin bitirdin, az geri çekil!’ diyorsun. Adam hiç duymuyor, hiç aldırmıyor. Hatta yanlış anlıyor.. Sen onu dürtünce o sanki ‘Biraz daha ye!” diye anlıyor..

Şimdi bu işe bak..! Adam kör, sağır ve dilsiz.. Ama senden ve benden daha ziyade bir şevkle yiyip içiyor, silip süpürüyor.

Bütün bunlardan çıkan sonuç: Göz, kulak ve dil sadece yemek içmek için verilmemiş: başka gayeleri ve başka görevleri var onların..

-“Doğru.” dedi genç başını tasdikle sallayarak..

Bu arada dondurmayı da yiyip bitirmiştik. Semt pazarında alışveriş yapmam gerekiyordu. Kalkmaya teşebbüs ederken, bir fikir aklıma düştü. Gence:

-“Yatırım yapmak isteyen müteşebbisler ‘fayda-maliyet analizi’ yaparlar. Yatırımın faydası maliyetinden büyük ise o işe teşebbüs ederler. Aksi halde yatırımdan vazgeçerler. Çünkü bile bile zarara girmek akıl kârı değildir, hesapsız, kitapsız teşebbüs, insanları ve kurumları batırır ve bitirir.” dedim.

-“Doğru ama bu analizin konuştuklarımızla ne ilgisi var. O ilgiyi anlayamadım!”

-“Şöyle bir ilgisi yar; fayda maliyet analizini kendi hayatımız ile ilgili pek çok değerlendirmelerde rahatlıkla kullanabiliriz.” dedim.

-“Nasıl yani?”

-“Şöyle..” dedim. Gencin iki elini tuttum:

-“Şimdi şu iki elini bana ver, kesip alayım, o ellerin karşılığında bütün İstanbul’u sana vereyim. Ellerini İstanbul’a değişir misin?

-“Hayır değişmem!”

-“Peki, iki gözünü ver, şu Anadolu’yu sana vereyim. Verir misin?”

-“Hayır. Vermem!”

-“Peki ya aklını? Aklına dünyayı değişir misin?

-“Hayır değişmem'”

-“Doğru bir karar.. Ben de değişmem. İnsan aklı cennetten de kıymetli.. Çünkü deli bir adamı ha cennete koy ha da çöplüğe.. Çöplükten daha memnun olur. Alır eline bir değnek, karıştırır durur o çöplüğü!”

-“Evet..” dedi genç..

-“Ellerimi, gözümü, aklımız, diğer aza ve duygularımız birer maliyet unsuru…

Yani bunlar bizim sermayemiz..

Formüle edersek, bizim toplam sermayemiz: Akıl, kalp, ruh, göz, kulak, dil, dudak, el, ayak ve diğer duygu ve cihazlarımızdan oluşuyor.

‘’Fayda-maliyet analizi “ne göre, yatırdığımız bu toplam sermayeden sağlayacağımız faydanın, dünya ve dünyanın içindekilerden daha kıymetli olması lazım. Her biri dünyadan daha kıymetli olan bu aza ve cihazlardan beklenen fayda, bu maliyet unsurlarından daha büyük olması gerekir. Bu Sermayeyi sadece dünyaya, dünyadaki zevk ve eğlencelere sarf edersek, çok büyük zarar etmiş oluruz. Anladın mı?”

-“Evet, anladım!”

-“Bu analizden çıkan sonuç şudur: Bu aza ve cihazlar dünyadan daha büyük bir fayda ve gaye için sarf edilmelidir. Çünkü aklın, hikmetin, hakikatin, matematik ve iktisadi analizin gereği budur.” dedim.

“Şimdiye kadar hiç böyle düşünmemiştim. Çok teşekkür ederim. Bu konuları daha derinliğine düşüneceğim.”

-“Evet, ama derin düşünme ve derinliğine analiz böyle pastane köşelerinde olmaz. Bu işi daha güzel mekânlarda paylaşalım!” dedim.

-“Sizin sohbet yaptığınız mekânlarda mı?”

-“Evet ” dedim.

-“O zaman daraldığım noktalarda ve ihtiyaç duyduğum zamanlarda sizi tekrar arayabilir miyim?” dedi.

-“Olur inşaallah!” dedim, ayrıldık..

Birkaç yıldan beri zaman zaman yanıma uğrar o genç..

Her gelişinde eskiye nispetle daha şuurlu, daha istikametli görürüm onu..

Oturur konuşuruz.. Ama pastanede değil, daha güzel mekanlarda.. Uzun uzun. derin derin.. (Şener Dilek)

Videolar: