İLİMLERİN GÖTÜRDÜĞÜ NOKTA
“Öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar. Bize Rabbimizi anlatır mısın?” diyen lise talebelerine büyük İslâm âlimi Bediüzzaman,
“Sizin okuduğunuz her fen kendine mahsus dilleriyle devamlı Allah’tan bahsedip duruyorlar. Öğretmenleri değil, onları dinleyiniz” demiş ve onlara okuduktan ilimlerden Allah’ın varlığı, birliği, ilim, kudret ve büyüklüğünü gösteren örnekler sunmuştu. Meyve Risalesi isimli eserinin Altıncı Meselesinde bu konuları işler.
Kâinattaki düzenin bir ifadesi olan ilimler gerçekten kendi dilleriyle hep Allah’ı anlatır.
İlim sahibinin gözünde Allah’ın varlığı o kadar açık, net ve kesindir ki, Onu inkâr etmek dünya ve içindekileri inkâr etmekten daha güçtür. Eseri görüp de sahibi, sanatı görüp de sanatkârı, mimarîyi görüp de mimarı nasıl inkâr edilebilir?
Düşünebilen, araştırma ve inceleme yapan, ilimle uğraşan herkes inanmaktan başka bir yola giremez. Max Planck, “Hangi sahada olursa olsun ilimle ciddî olarak uğraşan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki ‘iman et!’ yazısını görür. Çünkü iman ilim adamının vazgeçemeyeceği bir özelliktir” derken bu gerçeğe parmak basar. Dünyanın meşhur fizikçilerinden Lord Cliffen de “Derin düşündüğünüzde ilimler sizi Allah’ın varlığını kabul etmeye zorlayacaktır” diyerek aynı hükme katılır.
Amerikan Fizikçiler Cemiyeti üyesi Dr. M. Stanley Congden, kâinatta bulunan her şeyin yüce Allah’ın büyüklük, güç ve kudretini gösterdiğini söylerken bu hakikati anlatır ve “Biz, bu sahada çalışan mütehassıslar olarak âlemde görünen şeyleri, aklî metodlardan yararlanarak araştırma ve çözmeye çalıştığımızda, Allah’ın kudret ve büyüklüğünün eserlerini düşünmüş olmaktan başka bir şey yapmış olmayız” der.
Bu yaklaşım gerçeğin tâ kendisinden başka bir şey değildir. Kâinat laboratuvarını biz kurmadık. Canlı cansız varlıkları yerli yerine biz koymadık. Yaptığımız iş laboratuvarın çalışma tarzını, mevcut maddelerin nasıl kullanıldığını öğrenme, yürürlükte olan kânun, esas ve prensipleri araştırma, inceleme, bulma ve uygulamadan başka nedir ki? Öyleyse ilk vazifemiz hiçbir katkımız olmaksızın kâinat laboratuvarını kurup işleten Zâtı tanımak, Ona şükranlarımızı arz etmek olmalı değil midir?
Büyük fizikçi Einstein, Allah’ın kâinatı yaratırken zar atmadığını söylerken, kâinatta tesadüfe yer olmadığını belirtmekte ve Allah inancını İlmî araştırmanın en güçlü ve asil muharriki olarak görmekte ve ilme nasıl eğildiğini de şu cümlelerle dile getirmektedir:
“Bana kâinattaki mucizeleri ve hayatın sırlarını seyretmek kâfî gelir. Tabiatta tecellî etmekte olan sonsuz zekânın milyonda birini mütevâziâne anlamaya çalışmak! İşte benim işim!”
Astronomiyle uğraşan Edward Young ise, gökyüzündeki o baş döndürücü düzeni görüp de inanmamanın mümkün olamayacağını belirtmektedir. Ona göre, “İnanmayan astronom delidir.” Sadece inanmayan astronom mu? Aslında hangi ilim dalıyla uğraşırsa uğraşsın inanmayan herkes delidir. Onlara nasıl akıllı denebilir ki? Resmin ressamı, heykelin heykeltraşı, kitabın yazarı inkâr edilemediği halde, her bir satırında bir kitap özetlenmiş olan şu harikulâde kâinat kitabını görüp de sahibini inkâr etmek delilik değil midir?
Aristo, yaratılıştaki hikmet, sanat ve nizamın her şeyiyle Allah’ı anlatıp durduğunu söyler. Edison ise hiçbir şey olmasa bile bir otun Allah’ın varlığını haykırdığını ve hiçbir keşfin otun toprağı yarıp çıkması kadar üstün olamayacağını belirtir. Kâinattaki muhteşem nizamın hayranı olan Newton, bir Allah’a inanmaksızın bunun izah edilemeyeceğini dile getirir ve “Hiçbir şeye lüzum yok, bir başparmak bile Allah’ın varlığını ispata yeter” der.
Descartes‘in gözünde Allah’ın varlığı o kadar açık, net ve kesindir ki, bu bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşitliği derecesinde kesindir.
Kant’a göre her bir yaratık Allah’ın varlığının delilidir. Allah’ı inkâr ise bir güvercinin uçmak için faydalandığı havayı inkâr etmesi kadar gülünçtür.
Mikroskop altında mikroorganizmaları inceleme fırsatı bulan Pasteur, mikroplardaki ince sanatı hayranlıkla seyretmiş ve kendini tutamayarak şöyle demiştir:
“Kâinata zerre zerre nakşedilen bu harika bilgi, ancak bizden çok üstün Allah’ın ilmiyle olabilir.” İlim arttıkça imanın da artacağını belirterek, “Eğer ilmim şimdikinden daha fazla olsaydı imanım da o nisbette daha derin ve sağlam olacaktı” demeye kendini mecbur hisseder. Ona göre ilmin gerçekleştirdiği her gelişme Allah’ın yarattığı mevcut düzeni ortaya koymadan başka bir şey değildir. Gerçek ilmin hiçbir zaman maddeci olamayacağını, aksine Allah’ı bilmeye, kâinatı tanımada maharet ve anlayışa ve sonsuz kemâl sahibi, varlıkları ve onlardaki gizli kuvvetleri yaratan, hikmet sahibi İlâhî iradeye yöneltmeye götüreceğini söyler.
Tabiattaki düzenin sırlarını çözmeye çalışan ünlü bilginlerden biri olan Kepler, “göklerin, yıldızların Ay’ın ve Güneş’in, âdeta dile gelip Allah’ı haykırdıklarını, Allah’ı anmaya zorladıklarını” ifade eder ve “O halde onların dillerini serbest bırakalım da söyleyeceklerini yüksek perdeden söylesinler” der. Tabiattaki geometrik Özen de dikkatinden kaçmaz ve “Eflatun’un dediği gibi, derim ki ‘Allah büyük bir geometri âlimidir.’ Çünkü gezegenleri inşa ederken her biri birer daire çizen küreler biçiminde yaratmıştır” demektedir. Galilei’nin dilinde ise kâinat matematik dille ve geometrik yazıyla yazılmış bir kitaptan farksızdır.
Pascal da bir sanat galerisi gibi yaratılan kâinat karşısında takdir dolu duygularını dile getirmekten kendini alamaz. Kâinat içerisinde bir nokta kadar kalan güneşi düşünür. Atomdan galaksilere kadar uzanan uçsuz bucaksız kâinatı gözünün önüne getirir. Oradan eşyanın yapıtaşları olan atomlara geçer. Sonra da şöyle der:
“Her şey akıl almaz bir düzen içerisindedir. Bir peynir kurdu bile bunun dışında değildir. O kurt öylesine şaşırtıcıdır ki, onca küçüklüğüne rağmen bacakları, damarları, damarlarında dolaşan kanı, kanı içerisinde alyuvarları, akyuvarları var… Her biri ince hesaplarla hesaplanıp ayarlanmıştır. Acaba bunlar her şeye gücü yeten bir Allah’tan başka kimin eseri olabilir?”
Kâinatı matematik bir gözle inceleyen Dirac ise, her şeyde o matematik düzeni görür ve bunun ancak büyük bir Yaratıcının üstün bilgisiyle var edilebileceğini savunur.
Atomdaki harika düzenin tamamen matematik esaslara oturtulduğunu heyecanla hisseden Fermi, bilinmezlere mantık silsilesiyle ulaşılabileceğini belirtir. “Çünkü” der, “her şey şuurluca yaratılmıştır ve Allah’ın eseridir.”
Bu şuurluca yaratılışı ilimle uğraşan hiçbir kimsenin görmemesi mümkün değildir. Dünyaca meşhur fizikçi Dr. Andro Cinoyoviyi, “İlim otoritesi herkes, kendini, yapıcısı olmaksızın hiçbir âletin yapılamayacağı prensibine sadık kalmaya mecbur hisseder” diyerek tabiatta sergilenen şuurkârâne yaratılışın temeline parmak basar ve bu ilim otoritelerinin özelliklerini şöyle anlatır:
“Onlar akıllarını gerçeği bulmada kullanır, ümitle laboratuvarlarına girer, kalbleri imanla dolar. Birçok ilim adamı işlerini ilim, insan ve Allah sevgisiyle yürütürler.”
Evet, ilmin mahiyetini kavrayan âlimin gözünde ilim kalbi Allah’a imanla dolduracak güçtedir. İlim adamı bu imanla yorulma bilmeksizin bilinmezler dünyasını keşfe doğru koşar.
Paris Tıp Fakültesi eski dekanlarından Dr. Wutz bu duyguyla dopdolu ilim adamlarından birisi. “Her ne zaman Allah’a olan imanımın zayıfladığını hissedersem, hemen akademiye koşar, imanımı sağlamlaştırmaya çalışırım” derken ilmin gerçek hedefinin ne olması gerektiğini gösterir. Florida İlimler Akademisi eski başkanlarından Dr. Albert Makomp Winsthis ise ilmin değil inançsızlığa itmek, aksine imana götürmekle kalmayıp imanda mesafe aldırdığını da söyler ve şöyle der:
“İlimle uğraşmam, her seferinde bir öncesine göre imanımı daha da arttırdı, sağlamlaştırdı. Muhakkak ki, ilimler insanın kâinatta Allah’ın güç ve büyüklüğünü görmesine yardım eder. Kendi araştırma sahasında yeni bir şey keşfeden insanın imanı daha da artıyor.”
Örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Konuyu bağlamadan önce tabiat tarihçisi Faeber‘in şu güzel ifadesini de buraya alalım:
“Derimin yüzülmesi, Allah’a imanımın soyulup çıkarılmasından bana daha kolay gelir” diyor Faeber.
Demek oluyor ki gerçek ilim, insanı imana götürmekte, Allah’ı tanıtmakta, eserlerini hayret dolu duygularla seyr ve tefekküre yöneltmektedir. Şüphe yok ki iman şuur sahibi herkesin; ilimden bir nebzecik olsun tadan her ferdin başlangıç, dayanak noktası ve hayat prensibi olmaktadır ve olmaya devam edecektir.
Videolar:
*(Bizi Seven Var 112. Video “Varoluş Sorgulaması-Allah Beni Ve Kainatı Neden Yarattı 14 Dk” 10.Sınıf 21.Ders)
*(Bizi Seven Var 112. Video “Kitapsız Okuma-Yolyordam 5 Dk” 10.Sınıf 21.Ders)
