Featured Video Play Icon

Bizi Seven Var 112. “İlimlerin Götürdüğü Nokta” 10.Sınıf 21.Ders

İLİMLERİN GÖTÜRDÜĞÜ NOKTA

“Öğretmenlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar. Bize Rabbimizi anlatır mısın?” diyen lise talebelerine büyük İslâm âlimi Bediüzzaman,

“Sizin okuduğunuz her fen kendine mahsus dilleriyle devamlı Allah’tan bahsedip duruyorlar. Öğretmenleri değil, onları dinleyiniz” demiş ve onlara okuduktan ilimlerden Al­lah’ın varlığı, birliği, ilim, kudret ve büyüklüğünü gösteren örnek­ler sunmuştu. Meyve Risalesi isimli eserinin Altıncı Meselesinde bu konuları işler.

Kâinattaki düzenin bir ifadesi olan ilimler gerçekten kendi dil­leriyle hep Allah’ı anlatır.

İlim sahibinin gözünde Allah’ın varlığı o kadar açık, net ve ke­sindir ki, Onu inkâr etmek dünya ve içindekileri inkâr etmekten da­ha güçtür. Eseri görüp de sahibi, sanatı görüp de sanatkârı, mimarîyi görüp de mimarı nasıl inkâr edilebilir?

Düşünebilen, araştırma ve inceleme yapan, ilimle uğraşan herkes inanmaktan başka bir yola giremez. Max Planck, “Hangi sahada olursa olsun ilimle ciddî olarak uğraşan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki ‘iman et!’ yazısını görür. Çünkü iman ilim adamının vazgeçeme­yeceği bir özelliktir” derken bu gerçeğe parmak basar. Dünyanın meşhur fizikçilerinden Lord Cliffen de “Derin düşündüğünüzde ilimler sizi Allah’ın varlığını kabul etmeye zorlayacaktır” diyerek aynı hükme katılır.

Amerikan Fizikçiler Cemiyeti üyesi Dr. M. Stanley Congden, kâinatta bulunan her şeyin yüce Allah’ın büyüklük, güç ve kudretini gösterdiğini söylerken bu hakikati anlatır ve “Biz, bu sa­hada çalışan mütehassıslar olarak âlemde görünen şeyleri, aklî metodlardan yararlanarak araştırma ve çözmeye çalıştığımızda, Al­lah’ın kudret ve büyüklüğünün eserlerini düşünmüş olmaktan baş­ka bir şey yapmış olmayız” der.

Bu yaklaşım gerçeğin tâ kendisinden başka bir şey değildir. Kâ­inat laboratuvarını biz kurmadık. Canlı cansız varlıkları yerli yeri­ne biz koymadık. Yaptığımız iş laboratuvarın çalışma tarzını, mevcut maddelerin nasıl kullanıldığını öğrenme, yürürlükte olan kâ­nun, esas ve prensipleri araştırma, inceleme, bulma ve uygulama­dan başka nedir ki? Öyleyse ilk vazifemiz hiçbir katkımız olmaksı­zın kâinat laboratuvarını kurup işleten Zâtı tanımak, Ona şükranlarımızı arz etmek olmalı değil midir?

Büyük fizikçi Einstein, Al­lah’ın kâinatı yaratırken zar atmadığını söylerken, kâinatta tesadü­fe yer olmadığını belirtmekte ve Allah inancını İlmî araştırmanın en güçlü ve asil muharriki olarak görmekte ve ilme nasıl eğildiğini de şu cümlelerle dile getirmektedir:

“Bana kâinattaki mucizeleri ve hayatın sırlarını seyretmek kâfî gelir. Tabiatta tecellî etmekte olan sonsuz zekânın milyonda birini mütevâziâne anlamaya çalış­mak! İşte benim işim!”

Astronomiyle uğraşan Edward Young ise, gökyüzündeki o baş döndürücü düzeni görüp de inanmamanın mümkün olamaya­cağını belirtmektedir. Ona göre, “İnanmayan astronom delidir.” Sadece inanmayan astronom mu? Aslında hangi ilim dalıyla uğra­şırsa uğraşsın inanmayan herkes delidir. Onlara nasıl akıllı denebi­lir ki? Resmin ressamı, heykelin heykeltraşı, kitabın yazarı inkâr edilemediği halde, her bir satırında bir kitap özetlenmiş olan şu harikulâde kâinat kitabını görüp de sahibini inkâr etmek delilik değil midir?

Aristo, yaratılıştaki hikmet, sanat ve nizamın her şeyiyle Al­lah’ı anlatıp durduğunu söyler. Edison ise hiçbir şey olmasa bile bir otun Allah’ın varlığını haykırdığını ve hiçbir keşfin otun toprağı yarıp çıkması kadar üstün olamayacağını belirtir. Kâinattaki muhteşem nizamın hayranı olan Newton, bir Allah’a inanmaksızın bu­nun izah edilemeyeceğini dile getirir ve “Hiçbir şeye lüzum yok, bir başparmak bile Allah’ın varlığını ispata yeter” der.

Descartes‘in gözünde Allah’ın varlığı o kadar açık, net ve kesin­dir ki, bu bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşitliği derecesinde kesindir.

Kant’a göre her bir yaratık Allah’ın varlığının delilidir. Allah’ı inkâr ise bir güvercinin uçmak için faydalandığı havayı inkâr etmesi kadar gülünçtür.

Mikroskop altında mikroorganizmaları inceleme fırsatı bulan Pasteur, mikroplardaki ince sanatı hayranlıkla seyretmiş ve kendini tutamayarak şöyle demiştir:

“Kâinata zerre zerre nakşedilen bu ha­rika bilgi, ancak bizden çok üstün Allah’ın ilmiyle olabilir.” İlim arttıkça imanın da artacağını belirterek, “Eğer ilmim şimdikinden daha fazla olsaydı imanım da o nisbette daha derin ve sağlam ola­caktı” demeye kendini mecbur hisseder. Ona göre ilmin gerçekleş­tirdiği her gelişme Allah’ın yarattığı mevcut düzeni ortaya koyma­dan başka bir şey değildir. Gerçek ilmin hiçbir zaman maddeci ola­mayacağını, aksine Allah’ı bilmeye, kâinatı tanımada maharet ve anlayışa ve sonsuz kemâl sahibi, varlıkları ve onlardaki gizli kuv­vetleri yaratan, hikmet sahibi İlâhî iradeye yöneltmeye götürece­ğini söyler.

Tabiattaki düzenin sırlarını çözmeye çalışan ünlü bilginlerden biri olan Kepler, “göklerin, yıldızların Ay’ın ve Güneş’in, âdeta dile gelip Allah’ı haykırdıklarını, Allah’ı anmaya zorladıklarını” ifa­de eder ve “O halde onların dillerini serbest bırakalım da söyleye­ceklerini yüksek perdeden söylesinler” der. Tabiattaki geometrik Özen de dikkatinden kaçmaz ve “Eflatun’un dediği gibi, derim ki ‘Allah büyük bir geometri âlimidir.’ Çünkü gezegenleri inşa eder­ken her biri birer daire çizen küreler biçiminde yaratmıştır” demek­tedir. Galilei’nin dilinde ise kâinat matematik dille ve geometrik yazıyla yazılmış bir kitaptan farksızdır.

Pascal da bir sanat galerisi gibi yaratılan kâinat karşısında tak­dir dolu duygularını dile getirmekten kendini alamaz. Kâinat içeri­sinde bir nokta kadar kalan güneşi düşünür. Atomdan galaksilere kadar uzanan uçsuz bucaksız kâinatı gözünün önüne getirir. Ora­dan eşyanın yapıtaşları olan atomlara geçer. Sonra da şöyle der:

“Her şey akıl almaz bir düzen içerisindedir. Bir peynir kurdu bile bunun dışında değildir. O kurt öylesine şaşırtıcıdır ki, onca küçük­lüğüne rağmen bacakları, damarları, damarlarında dolaşan kanı, kanı içerisinde alyuvarları, akyuvarları var… Her biri ince hesap­larla hesaplanıp ayarlanmıştır. Acaba bunlar her şeye gücü yeten bir Allah’tan başka kimin eseri olabilir?”

Kâinatı matematik bir gözle inceleyen Dirac ise, her şeyde o matematik düzeni görür ve bunun ancak büyük bir Yaratıcının üstün bilgisiyle var edilebileceğini savunur.

Atomdaki harika düzenin tamamen matematik esaslara oturtul­duğunu heyecanla hisseden Fermi, bilinmezlere mantık silsilesiyle ulaşılabileceğini belirtir. “Çünkü” der, “her şey şuurluca yaratıl­mıştır ve Allah’ın eseridir.”

Bu şuurluca yaratılışı ilimle uğraşan hiçbir kimsenin görmeme­si mümkün değildir. Dünyaca meşhur fizikçi Dr. Andro Cinoyoviyi, “İlim otoritesi herkes, kendini, yapıcısı olmaksızın hiçbir âletin yapılamayacağı prensibine sadık kalmaya mecbur hisseder” diye­rek tabiatta sergilenen şuurkârâne yaratılışın temeline parmak ba­sar ve bu ilim otoritelerinin özelliklerini şöyle anlatır:

“Onlar akıl­larını gerçeği bulmada kullanır, ümitle laboratuvarlarına girer, kalbleri imanla dolar. Birçok ilim adamı işlerini ilim, insan ve Al­lah sevgisiyle yürütürler.”

Evet, ilmin mahiyetini kavrayan âlimin gözünde ilim kalbi Al­lah’a imanla dolduracak güçtedir. İlim adamı bu imanla yorulma bilmeksizin bilinmezler dünyasını keşfe doğru koşar.

Paris Tıp Fakültesi eski dekanlarından Dr. Wutz bu duyguyla dopdolu ilim adamlarından birisi. “Her ne zaman Allah’a olan imanımın zayıfladığını hissedersem, hemen akademiye koşar, imanımı sağlamlaştırmaya çalışırım” derken ilmin gerçek hedefinin ne olması gerektiğini gösterir. Florida İlimler Akademisi eski başkanlarından Dr. Albert Makomp Winsthis ise ilmin değil inançsızlığa itmek, aksine imana götürmekle kalmayıp imanda mesafe aldırdığını da söyler ve şöyle der:

“İlimle uğraşmam, her seferinde bir öncesine göre imanımı daha da arttırdı, sağlamlaştırdı. Muhakkak ki, ilimler insanın kâi­natta Allah’ın güç ve büyüklüğünü görmesine yardım eder. Kendi araştırma sahasında yeni bir şey keşfeden insanın imanı daha da ar­tıyor.”

Örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Konuyu bağlama­dan önce tabiat tarihçisi Faeber‘in şu güzel ifadesini de buraya ala­lım:

“Derimin yüzülmesi, Allah’a imanımın soyulup çıkarılmasından bana daha kolay gelir” diyor Faeber.

Demek oluyor ki gerçek ilim, insanı imana götürmekte, Allah’ı tanıtmakta, eserlerini hayret dolu duygularla seyr ve tefekküre yö­neltmektedir. Şüphe yok ki iman şuur sahibi herkesin; ilimden bir nebzecik olsun tadan her ferdin başlangıç, dayanak noktası ve ha­yat prensibi olmaktadır ve olmaya devam edecektir.

Videolar:

*(Bizi Seven Var 112. Video “Varoluş Sorgulaması-Allah Beni Ve Kainatı Neden Yarattı 14 Dk” 10.Sınıf 21.Ders)

*(Bizi Seven Var 112. Video “Kitapsız Okuma-Yolyordam 5 Dk” 10.Sınıf 21.Ders)