TOLSTOY’UN ARAYIŞ HİKÂYESİ VE İSLAM
İnançlarını dünyevi amaçlara ulaşmak için bir araç olarak kullananlar en büyük imansızlardır, tabi ki bunların ki inanmak değildir.
Çocukluğumdan itibaren bana verilen dinsel öğreti başkalarında olduğu gibi bende de yok oldu.
Ben on beş yaşından itibaren felsefî eserleri okumaya başladım ve benim öğretiyi reddedişim oldukça küçük bir yaşta bilinçli bir şekilde oldu.
On altı yaşından itibaren dua etmeyi, kiliseye gitmeyi ve kendi irademle oruç tutmayı bıraktım.
Bana çocukluğumda öğretilen şeylere inanmıyordum, ama inandığım bir şeyler vardı. Neye inandığımı ise hiç anlatamıyordum. Bir Tanrı’ya inanıyordum. Ya da daha doğrusu Tanrı’yı inkâr etmiyordum. Ama nasıl bir Tanrı’ya inandığımı tanımlayamıyordum. İsa’yı ve öğretisini de inkâr ettiğim yoktu, ama öğretisinin içeriğini gene tanımlayamıyordum.
Geçmişe dönüp baktığımda şimdi şunu açıkça görebiliyorum ki, benim itikadım -tek gerçek itikadım- hayvani içgüdülerimin dışında hayatıma yön veren o itici güç, kendimi mükemmelleştirmeye olan inancımdı. Ama bu mükemmelleştirmenin içeriği ve amacı neydi, anlatamıyorum. Kendimi zihnen geliştirmeye çalışıyordum araştırabileceğim her şeyi araştırıp öğreniyordum, hayatın yoluma çıkardığı her şeyi, irademi mükemmel hale getirmeye çalıştım; kendi kendime kurallar koyuyor, sonra bu kurallara uymaya çalışıyordum. Kendimi fizik olarak geliştiriyordum, her türden egzersizle gücümü ve çevikliğimi artırdım. Kendimi her şekilde yoksun bırakarak dayanıklı ve sabırlı olmaya alıştırdım. Bunların hepsini mükemmel insan olma yolunda yapılması gerekli şeyler olarak görüyordum. İlk başta ahlaki açıdan mükemmelliğe ulaşmak fikri vardı tabi ki. Ama bu kısa süre sonra yerini her alanda mükemmelliğe ulaşma, sadece kendi gözümde ya da Tanrının gözünde değil, başka insanların gözünde de daha iyi bir yerde olma isteğine bıraktı. Bu çaba da çok geçmeden başkalarından daha güçlü olma arzusuna dönüştü; başkalarından daha ünlü, daha önemli ve daha varlıklı olma arzusuna.
Paris’te kaldığım sırada tanık olduğum bir infaz bana ilerleme ye olan bâtıl inancımın tutarsızlığını göstermişti. Kafanın bedenden ayrılışını ve her ikisinin ayrı ayrı sandığın içine gürültüyle düşüşlerini gördüğümde, sadece aklımla değil ama bütün varlığımla anladım ki, günümüzün ilerlemelerine ait akla dayalı hiçbir kuram, yapılan bu işi haklı çıkaramazdı ve dünya var olalı beri herkes bu işi, hangi kuram çerçevesinde olursa olsun, gerekli görmüş olsa da ben bunun gereksiz ve kötü bir şey olduğunu biliyordum.
Kötünün ne olduğuna insanların söyledikleri ve yaptıklarına bakılarak karar verilemez. İlerlemenin kendisi de hakem olamaz. Hakem benim yüreğimdir. Hakem kendimdir, vicdanımdır.
Hayatta bir rehber olarak ilerlemeye duyulan inancın bâtıl ve eksik bir inanç olduğunu fark edişim bir de ağabeyimin ölümüyle oldu. Akıllı, iyi yürekli ve ağırbaşlı bir insan olan ağabeyim, henüz çok genç yaşta hastalandı ve bir yıldan fazla bir süre hastalığı çektikten sonra niçin yaşadığım ve hele de, niçin ölmek zorunda olduğunu anlayamadan acılar içerisinde can verdi.
Bir kafa karışıklığına ve hayatın durmuş olduğu gibi bir hisse kapıldım. Ne yapmam ve hayatımı nasıl yaşamam gerektiğini bilemiyordum, kendimi kaybolmuş ve keyifsiz hissediyordum.
Bu kafa karışıklığı gitgide daha sık ve hep aynı şekilde nüksetmeye başladı. Bu dönemlerde aklıma hep şu sorular geliyordu:
Ne için? Amacı ne?
Bu sorular kafamda tekrarlanıp duracaksa, o halde onların cevaplarını bulmam gerekirdi. Ben de o cevapları bulmaya çalıştım. Sorular çok aptalca, basit ve çocukça geliyordu. Ama o soruları ele alır almaz ve de çözmeye çalışır çalışmaz derhal şuna kani oldum ki, ilk olarak, bu sorular çocukça ve aptalca değil, hayattaki en önemli ve derin sorulardı.
Bu sorular bekletilmeye gelmezdi ve acil olarak cevaplanmaları gerekiyordu. Onlara cevap bulamadığım takdirde yaşamam imkânsızdı.
Hakikat hayatın anlamsız olduğuydu. Sanki yaşayacağım kadar yaşamış, yürüyeceğim kadar yol yürümüştüm de bir uçurumun kenarına gelmiştim, önümde yok oluştan başka hiçbir şeyin olmadığını apaçık bir şekilde görebiliyordum. Durmam imkânsızdı, geri dönmem imkânsızdı, gözlerimi kapamam ya da önümde ıstıraptan ve ölüm gerçeğinden -tamamen yok oluştan- başka hiçbir şeyin olmadığını görmezden gelmem imkânsızdı.
Bu rahatsızlık öyle bir raddeye varmıştı ki sağlıklı, talihli bir adam olan ben, daha fazla yaşayacak gücü kendimde bulamıyordum; karşı koyamadığım bir güç şu ya da bu şekilde beni bu hayattan kurtulmaya zorluyordu.
Talihin yüzüne güldüğü bir adam olan ben, her akşam tek başıma soyunduğum odamdaki bölmenin çapraz kirişlerine kendimi asmayayım diye kendimden bir ipi sakladım ve şeytana uyar da hayatıma kolay yoldan son veririm diye de silahımı yanıma alıp çıktığım o avlara çıkmaz oldum. Ne istediğimi kendim de bilmiyordum; hayattan korkuyordum, hayattan kaçıp uzaklaşmak istiyordum, ama gene de hayattan bir şeyler bekliyordum.
Ruhsal durumum kendisini bana şu şekilde açığa vuruyordu:
Hayatım, birisinin bana yaptığı aptalca ve sinir bozucu bir şaka. Beni var eden ‘birisinin’ varlığını kabul etmiyor olsam da bu açığa vuruş -birisinin beni bu dünyaya koyarak bana kötü ve aptalca bir şaka yapmış oluşu- bana tam da en doğal gelen ifade şekliydi.
Ancak o ‘birisi’ varsa da yoksa da ben kendimi hiç daha iyi hissetmiyordum. Ne tek tek yaptıklarıma, ne de hayatımın bütününe hiçbir mantıklı anlam veremiyordum. Beni şaşırtan tek şey bu gerçeği en başında anlamayış oluşumdu -bu herkesçe ne zamandır bilinen bir şeydi-. Bugün ya da yarın hastalık ya da ölüm, sevdiklerime ya da bana uğrayacak (ki bu çoktan olmuştu) ve bizlerden geriye leş kokusundan ve kurtlardan başka bir şey kalmayacaktı. Er ya da geç yaptığım işler, her neyseler, unutulacak ve ben var olmuyor olacağım. O halde daha fazla çabalamak niye?
Bir düzlükte karşısına öfkeli bir hayvan çıkan bir yolcuya dair nicedir anlatılan bir Doğu meseli vardır.
Hayvandan kaçan adam kurumuş bir kuyunun içine girer, ama aşağı baktığında kuyunun dibinde ağzını açmış kendisini yutmaya hazırlanan bir ejderha görür. Talihsiz adam öfkeli hayvan tarafından öldürülmek korkusuyla ne kuyudan dışarı çıkabildiği, ne de ejderha tarafından yenilmek korkusu nedeniyle kuyunun dibine inebildiğinden, kuyunun içindeki bir çatlaktaki bir dalı yakalar ve ona tutunur. Ellerinde gitgide güç kalmamakta, o da az sonra kendisini yukarıda ve aşağıda bekleyen ölüme boyun eğmek zorunda kalacağını düşünmekte, ama gene de dala sıkı sıkıya tutunmaya devam etmektedir. Derken iki fare görür. Bir siyah bir de beyaz fare. Fareler sürekli onun tutunduğu dalın üzerinde gezinmekte ve dalı kemirmektedirler. Az sonra dal kopacak ve adam da ejderhanın ağzının içine düşecektir. Yolcu bunu görür ve ölümden kurtuluş olmadığını anlar. Dala tutunmaya devam etmekte, ama aynı zamanda etrafına da bakınmaktadır. Dalın yapraklarında birkaç damla bal görür. Bal damlalarına diliyle uzanır ve onları yalamaya başlar. Ben de aynı şekilde hayatın dalına tutunmuştum, biliyordum ki ölüm ejderhası beni bekliyordu, ondan kaçış yoktu ve o beni paramparça edecekti. Böylesi bir işkencenin içine neden düştüğümü anla yamıyordum Beni bir zamanlar avutan o balı yalamaya çalışıyordum, ama o bal bana artık bir tat vermiyordu ve o siyah-beyaz, gece-gündüz fareleri benim tutunduğum dalı kemirmeye devam ediyorlardı. Ejderhayı apaçık bir şekilde görebiliyordum ve baldan da artık bir tat alamaz olmuştum. Sadece, kendisinden kaçış olmayan o ejderhayı ve de fareleri görüyor, onlara odaklanmış olan bakışlarımı bir başka yana çeviremiyordum. Ve bu bir mesel de değil, herkesçe anlaşılabilecek, o çürütülemeyecek hakikatin ta kendisidir.
Hayata dair mutluluklar aldatmacası artık beni kandıramıyordu. “Hayatın anlamını anlayamazsın, o yüzden düşünme, sadece yaşamaya bak!”
Bu sözü ne kadar çok işitmiş olursam olayım, artık yaşamaya bakamıyorum; zaten gereğinden fazla bir süre öyle yaptım. Artık gece ve gündüzün boyuna yer değiştirip bana ölümü getirişleri karşısında gözlerimi kapayamıyorum. Tek gördüğüm bu, çünkü tek gerçek bu. Geri kalan ne varsa yalan.
Ben ormanda yolunu kaybeden ve yolunu kaybettiği için de dehşete kapılan ve yolunu bulmak umuduyla oraya buraya koşuşturan birisi gibiydim; attığı her adımda kafasının daha da karıştığının farkında olan, ama elinden oradan oraya koşuşturmaktan başka bir şey de gelmeyen birisi gibi.
Bilimin halihazırda vermiş olduğu cevapların dışında var oluşa dair sorulara başka cevaplar veremiyor oluşuna uzunca bir süre inanamamıştım.
Bilim dünyasının, elde ettiği, hayata dair gerçek sorularla hiçbir ilgisi olmayan sonuçları büyük bir önem ve ciddiyet havası içerisinde ilan ettiğini gördükçe, bana uzunca bir zaman benim anlayamadığım bir şeyler varmış gibi gelmişti. Bilim karşısında uzun bir süre ürkek kalmıştım ve cevaplarla benim sorularım arasındaki uyumsuzluğun bilimin hatasından değil, benim cehaletimden kaynaklandığını sanmıştım. Ama bu konu benim için bir oyun ya da eğlence değil, bir ölüm kalım meselesiydi ve ben istemeyerek de olsa şu kanaate vardım ki, sorduğum sorular sorulabilecek tek meşru sorulardı ve bütün bilimlerin temelini oluşturuyorlardı. Suçlanması gereken bu soruları soran kişi olarak ben değil, bu sorulara cevap verme iddiasında olan bilimin kendisiydi.
Benim sorduğum soru -ki beni elli yaşında intiharın eşiğine getirmişti- sorulabilecek en basit soruydu ve budala bir çocuktan tutun da bilgeler bilgesi bir yaşlıya kadar herkesin ruhunda yatan şeydi. Bu, insanın cevabını bulamazsa yaşayamayacağı türden bir soruydu ve ben bunu tecrübelerimle öğrenmiştim. Soru şuydu: “Bugün yaptıklarımın ve yarın yapacaklarımın sonucunda ne olacak? Hayatımın tamamının sonucunda ne olacak?”
Farklı bir yoldan söyleyecek olursak soru şöyleydi:
“Niçin yaşayayım, niçin herhangi bir şeye karşı bir istek duyayım, niçin herhangi bir şey yapayım?”
Soru şu şekilde de ifade edilebilir:
“Hayatımın, beni bekleyen, kaçınılmaz olan ölümün yok etmeyeceği bir anlamı var mı?”
Benim kişisel sorum olan “Arzuları olan bir varlık olarak ben kimim?” sorusuna hâlâ bir cevap yoktu.
BİLİMLER basitçe soruları görmezden gelmekte ve şöyle demektedirler:
“Ne olduğunuz ve niçin yaşadığınız sorusuna verilecek bir cevabımız yok.
Hint bilgeliği de şöyle der:
Kendisinden hastalık, yaşlılık ve ölümle ilgili tüm gerçeklerin gizlendiği Sakya Muni adındaki genç ve mutlu bir mihrace(kral) arabasıyla gezintiye çıktı ve dişsiz, ağzından salyalar akan, korkunç görünüşlü, yaşlı bir adam gördü. Kendisinden o yaşa kadar yaşlılıkla ilgili her şey gizlenmiş olan mihrace(kral) şaşırdı ve sürücüsüne o adamın kim olduğunu ve öyle perişan ve iğrenç bir duruma nasıl geldiğini sordu. Bunun bütün insanların kaderi olduğunu ve aynı sonun kaçınılmaz bir şekilde kendisini de beklediğini öğrendiğinde genç mihrace(kral) gezintiye daha fazla devam edemedi ve saraya geri dönmek için emir verdi.
Bu hakikat üzerine düşünmek istiyordu. Kendisini bir odaya kapattı ve düşünmeye başladı. Büyük olasılıkla kendisini teselli etmenin bir yolunu buldu ve arkasından kendisini neşeli ve mutlu hissederek tekrar gezintiye çıktı.
Bu sefer hasta bir adam gördü. Gördüğü adam bir deri bir kemik kalmış, beti benzi atmış, sürekli titreyen ve gözleri bulanık biriydi. Kendisinden hastalıkla ilgili gerçekler gizlenmiş olan mihrace(kral) durup bunun ne olduğunu sordu. Bunun hastalık olduğunu, herkesin başına gelebileceğini, sağlıklı ve mutlu bir mihrace(kral) olan kendisinin de ertesi gün hastalanabileceğini öğrendiğinde de gene neşesi kaçtı ve saraya geri dönmek için tekrar emir verdi.
Tekrar bir teselli aradı ve aradığı teselliyi büyük olasılıkla buldu ki hoşça vakit geçirmek için üçüncü kez gezintiye çıktı. Ancak bu üçüncü seferde başka bir manzarayla karşılaştı. İnsanlar bir şey taşıyorlardı.
“O nedir?”
“Ölü bir adam.”
“Ölü bir adam ne demek? ölü ne demek?” diye sordu mihrace.
Ona ölmenin o adam gibi olmak demek olduğu anlatıldı. Mihrace cenazeye yaklaştı, üstünü açtı ve baktı.
“Ona şimdi ne olacak?” diye sordu.
Ona cenazenin toprağa gömüleceği söylendi.
“Niçin?”
“Çünkü bir daha hayata dönemeyeceği muhakkak, sadece kokacak ve kurtlanacak.”
“Bu da tüm insanların kaderi mi? Aynı şey benim de başıma gelecek mi? Beni de gömecekler mi? Ben de kokacak mıyım? Beni de kurtlar yiyecek mi?”
“Evet.”
“Saraya! Bir daha eğlenmek için gezintiye çıkmayacağım, bir daha asla bu maksatla saraydan dışarı çıkmayacağım!”
Ve Sakya Muni hayattan hiçbir teselli bulamadı ve hayatın kötülüklerin başı olduğuna karar verdi. Ruhunun bütün gücünü kendisini ve başkalarını bu hayattan kurtarmaya adadı, öyle ki, ölümden sonra bile artık yeni bir hayat olmayacak, böyle bir hayat daha kök salmadan yok edilecekti.
İşte Hint bilgeliği böyle söylüyor.
İnsanın kendisini aldatmasının bir faydası yok. Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır. Hayattansa ölüm daha iyidir ve insan kendisini bu hayattan kurtarmalıdır.
“Neden yaşamalıyım, yani benim bu aldatıcı, fani yaşamımın ne gibi gerçek ve kalıcı bir sonucu olacak? Bu sonsuz evrende benim sonlu var oluşumun ne gibi bir anlamı var?” Ben de bu soruya cevap verebilmek için var oluşu incelemiştim.
Şu soruyu sordum:
“Zamanın, sebebin ve uzayın ötesinde benim yaşamımın anlamı nedir?
“Zamanın, sebebin ve uzayın içinde yaşamımın anlamı nedir?”
Uzun düşünme uğraşları sonunda vardığım sonuç şuydu:
“Hiçbir şey.”
Nasıl yaşamalıyım? – Tanrının kanunlarına göre. Benim yaşamamın ne gibi bir gerçek sonucu olacak? Sonsuz ıstırap ya da sonsuz mutluluk. Yaşamın, ölümün yok edemeyeceği nasıl bir anlamı var? – Sonsuz Tanrıyla birleşmek: Cennet.
Böylelikle, bana tek bilgi türü gibi gelmiş olan akılcı bilginin yanı sıra yaşayan bütün insanların bir başka, akıl dışı bilgiye -yaşamayı mümkün kılan o şeye, yani inanca- sahip olduğunu kabul etme noktasına geldim.
Sadece inancın insanlığın var oluş sorusuna yanıt verdiğini ve bunun sonucu olarak da yaşamayı mümkün kıldığını kabul etmekten başka çarem de yoktu. Akla dayalı bilgi beni yaşamın anlamsız olduğunu kabul etme noktasına getirmişti. Hayat akışım durmuştu ve kendimi öldürmek istiyordum.
İnanç, var oluşun gücüdür. Bir insan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Eğer bir şeyler için yaşamak gerektiğine inanmasaydı, yaşıyor olmazdı. Eğer insan fani olanın aldatıcı doğasını görmüyor ve fark etmiyorsa fani olana inanıyor demektir. Fani olanın aldatıcı doğasını kavrayabiliyorsa sonsuza inanmak zorundadır. Bir inancı olmadan yaşayamaz.
Deneysel bilimlerde soruma yanıt aramakla aslında ne yapıyordum?
Niçin yaşadığımı öğrenmek istiyordum. Bu amaçla da kendimin dışında kalan her şeyi araştırdım. Açıkça çok şey öğrendim, ama ihtiyacım olan şeyleri değil.
Felsefî bilgide yanıt aramakla ne yapıyordum?
Benimle aynı durumda olmuş olan kişilerin düşüncelerini inceliyordum, ama “Niçin yaşıyorum?” sorusuna yanıt bulamıyordum. Şurası açıktı ki kendi bildiğim şeyden başka hiçbir şey öğrenemiyordum. Kendi bildiğim de, hiçbir şeyin bilinemeyeceğiydi.
Kimim ben? Sonsuzun bir parçası. İşte bütün sorun bu iki sözcükte yatıyordu.
İnsanlığın bu soruyu kendisine sadece dün sormuş olması mümkün müydü? Benden önce herhangi birisinin kendisine bu kadar basit olan, her zeki çocuğun dilinin ucuna geliverecek o soruyu sormuş olması mümkün değil miydi?
Şurası kesin ki bu soru insanoğlunun var oluşundan bu yana sorulagelmiştir ve doğaldır.
Bütün bilgeliğimize rağmen, içinde bulunduğum konum aptalca bir konumdu.
Yaşamın kötülükten ibaret olduğunu görmekte ve yaşamaya devam etmekteydik. Bu açıkça aptallıktı, çünkü eğer hayat anlamsızsa ve ben de madem mantıklı olanı o kadar seviyor idiysem, bu durumda yaşama son verilmesi gerekirdi ve o zaman da kimse bunun yanlış olduğunu söyleyemezdi.
İkinci olarak şunu anladım ki, insanın bütün muhakemesi boşta dönen bir pinyon çarkı gibi bir kısır döngüye sapıyordu. Ne kadar çok ve ne kadar iyi akıl yürütürsek yürütelim o soruya bir cevap bulamayız. Sıfır her zaman sıfıra eşit olacaktır ve bu yüzden tuttuğumuz yol büyük ihtimalle yanlıştır.
Üçüncü olarak ise şunu anlamaya başladım ki, inancın verdiği yanıtlarda en derin insani bilgelik saklıydı ve benim bu yanıtları aklı dayanak göstererek reddetmeye hiç hakkım yoktu, var oluş sorusuna karşılık olan yanıtlar bunlardı.
Bunu anlamıştım, ama bunu anlamış olmak işimi hiç de kolaylaştırmadı. Şimdi herhangi bir inancı kabul etmeye hazırdım, yeter ki benden aklı doğrudan inkâr etmemi istemesin ki bu yanlış olurdu.
Ben de Budizm’i ve İslam’ı kitaplardan inceledim.
Hıristiyanlığı da daha çok gerek kitaplardan gerekse de etrafımdaki insanlardan inceledim.
Doğaldır ki ilk olarak çevremdeki dindar ve aynı zamanda eğitimli olan insanlara; kilise ilahiyatçılarına, keşişlere, sonrasında ise ilahiyatçılara ve hatta insanlığın günahlardan ve Cehennem azabından Hz. İsa’nın kefaretiyle kurtulabileceğini söyleyen bazı Protestan kiliselerine yöneldim.
Bu inananların peşlerini bırakmadım ve onlara inançları ile yaşamın anlamına ilişkin anlayışlarıyla ilgili olarak sorular sordum.
Ancak mümkün olan tüm ödünleri verdiğim ve her türlü fikir ayrılığından kaçındığım halde bu insanların inançlarını kabul etmem mümkün olmadı.
İnançlarıyla çelişkili hayatlar süren insanlarca dile getirildiğinde bu inançların beni nasıl ittiğini ve bana nasıl anlamsız geldiğini ve de inançlarına uygun yaşayan insanları gördüğümde bu aynı inançların bana nasıl cazip ve mantıklı geldiğini hatırladıkça, o zamanlar bu inançları niçin reddettiğimi ve anlamsız bulduğumu, şimdiyse niçin kabul ettiğimi ve çok anlamlı bulduğumu anlıyordum. Hata yaptığımı ve niçin hata yaptığımı anladım. Hatayı daha çok, yanlış düşündüğüm için değil, kötü bir yaşam sürdüğüm için yapmıştım.
Anladım ki, benden gerçeği gizleyen şey düşünce akışımdaki bir hata olmaktan çok hayatımı içinde geçirdiğim, isteklerin Epikürcü yoldan tatmininden oluşan o istisnai şartlardı.
Anladım ki, hayatımın ne olduğuna dair sorduğum soru ve verdiğim cevap – kötülük – gayet doğruydu. Tek hata, cevabın sadece benim hayatımla ilgili olmasıydı, oysa ben onu hayatın geneliyle ilişkilendirmiştim.
Kendi kendime yaşamımın neden ibaret olduğunu soruyordum ve şu cevabı alıyordum:
Bir kötülük ve saçmalıktan ibaret. Gerçekten de, kendi hayatım -zevk düşkünlüğünden ibaret olan o hayat- anlamsızdı ve kötüydü, bu yüzden de “Hayat kötülük ve saçmalıktan ibarettir” yanıtı sadece benim kendi hayatımla ilgiliydi, bütün insanlığın var oluşuyla ilişkili değildi.
***
Gerçekten de bir kuş uçabilecek, yiyecek toplayabilecek ve yuva inşa edebilecek şekilde yaratılmıştır; bir kuşun bunları yaptığını gördüğümde onun mutluluğundan ben de mutluluk duyarım. Bir keçi, bir yaban tavşanı ve bir kurt da kendilerini besleyecek, yavrulayacak ve ailelerine bakacak şekilde yaratılmışlardır; ben de onların bunları yaptığını gördüğümde, onların mutlu olduğunu ve var oluşlarının akla uygun olduğunu kesin olarak bilirim.
O halde bir insanın yapması gereken şey nedir?
Bir insan da aynı şekilde hayvanların yaptığı gibi kendi var oluşunu üretmelidir; şu farkla ki, bunu tek başına yaparsa yok olup gidecektir; bunu kendisi için değil, tüm insanlık için yapmalıdır. Bunu yaptığında şuna kesin olarak kaniyim ki, o mutlu bir insandır ve var oluşu akla uygundur
Peki ya ben hayatımın o sorumluluk gerektiren otuz yılı boyunca ne yapmıştım?
Bütün var oluşu desteklemek şöyle dursun, kendim için bile o var oluşu yaratamamıştım. Bir parazit gibi yaşıyor ve kendime “Yaşamamın faydası ne?” diye sorduğumda “Bir faydası yok” yanıtını alıyordum. Şayet insan var oluşunun anlamı bu var oluşu desteklemekte yatıyorsa, otuz yıldır kendimdeki ve başkalarındaki var oluşu yok etmekle meşgul olan ben, yaşamımın anlamsız ve kötü olduğundan başka bir yanıta nasıl ulaşabilirdim?… Yaşamım hem anlamsız hem de kötü bir yaşamdı.
Yeryüzünün var oluşu birisinin iradesi sayesinde süregelmektedir. Birisi tüm yeryüzünün ve bizlerin var oluşuyla amacını gerçekleştirmektedir.
Bu iradenin anlamını kavramayı umabilmesi için, kişinin ilk önce kendisinden istenenleri yerine getirerek, bu iradeyi gerçekleştirmesi gerekir. Ancak eğer benden istenen şeyi yapmayacak olursam, benden neyin istendiğini asla anlayamayacağım gibi, hepimizden ve bütün evrenden de ne istendiğini anlayamam.
Gerçi Allah’ın varlığının kanıtlanamayacağına gayet ikna olmuş durumdaydım (Kant böyle bir şeyin kanıtlanamayacağını göstermişti ve ben de onu çok iyi anlamıştım), ancak gene de Allah’ı arıyor, bulmayı umuyor ve eski bir alışkanlıkla, aradığım ama bulamadığım o şeye dua ediyordum.
Kant’ın ve Schopenhauer’un bir Tanrı’nın var olduğunu kanıtlamanın imkânsızlığına yönelik iddialarını zihnimde tekrar gözden geçiriyor, bu iddianın geçerliliğini sorguluyor ve iddiayı çürütüyordum.
Sebep, diyordum kendi kendime, zaman ve uzay gibi bir düşünce kategorisi değildir.
Eğer ben varsam bunun bir sebebi ve o sebebin de başka sebepleri olmak zorundadır. Her şeyin ilk sebebi ise insanların “Allah” dedikleri şeydir.
Bu düşünce üzerinde bir süre durdum ve bütün varlığımla o sebebin varlığının ayırdına, farkına varmaya çalıştım. Beni var eden bir gücün olduğunu kabul eder etmez de yaşamaya devam edebileceğimi hissettim.
Ama kendime şunu sordum:
“Bu sebep, bu güç nedir? Onu kafamda nasıl canlandırmalıyım? Benim Tanrı dediğim o şeyle ilgim nedir?”
Sadece bildik yanıtlar aklıma geldi:
“O yaratan ve esirgeyendir.”
Bu cevap beni tatmin etmedi ve içimde var oluşum için gerekli olan bir şeyleri yitiriyor olduğumu hissettim. Dehşete kapıldım ve kendisini aradığım O’na bana yardım etmesi için dua ettim. Ancak ben ne kadar dua ettiysem, O’nun beni işitmediğini ve çağrımı kimsenin muhatap almadığını o kadar iyi anladım. Ve yüreğimde Tanrı’nın olmadığına dair bir ümitsizlikle şöyle dedim:
“Tanrım bana merhamet et, beni koru! Tanrım bana bilmediğimi öğret!”
Ne var ki, hiç kimse bana merhamet etmedi. Hayatımın bir durma noktasına geldiğini hissediyordum.
Ancak çeşitli açılardan, tekrar ve tekrar, yeryüzüne herhangi bir sebep ya da anlam olmaksızın gelmiş olamayacağım sonucuna varıyordum. Kendimi hissettiğim gibi, yuvasından aşağı düşmüş, tüyleri bitmemiş bir yavru kuş olamazdım, öyle olsa bile, çimenlerin üzerinde sırt üstü yatmış ağlıyorum, çünkü bir annenin beni dünyaya getirdiğini, yumurtadan çıkardığını, ısıttığını, beslediğini ve sevdiğini biliyorum. Peki o nerede, o anne? Eğer terk edildiysem, beni kim terk etti? Beni birisinin sevgiyle bu dünyaya getirdiği gerçeğini kendimden gizleyemem. O birisi kimdi? Gene “Tanrı” mı? O, benim arayışımı, çaresizliğimi ve mücadelemi biliyor ve görüyor.
“O var” dedim kendime. Bu gerçeği bir anlığına kabul etmemle birlikte derhal yükselen var oluşu ve var oluşun olanaklarıyla mutluluğunu içimde hissettim. Ancak gene bir Tanrı’nın var olduğunu kabulden yola çıkarak O’nunla olan ilişkimi araştırmaya koyuldum. Gene “o” Tanrıyı zihnimde canlandırmaya çalıştım ve gene “o” Tanrı evrenden ve benden koparak bir buz kütlesi gibi gözlerimin önünde eridi gitti de O’ndan geriye hiçbir şey kalmadı.
Gene içimdeki o varlık pınarı kurudu da ben ümitsizliğe kapıldım ve kendimi öldürmekten başka çarem olmadığını düşündüm. İşin en kötü tarafı da kendimi öldüremeyeceğimi hissediyor olmamdı.
Bu duruma iki ya da üç kez değil, onlarca, yüzlerce kez geldim. Önce bir mutluluk ve canlılık, sonrasında ise yaşamamın imkânsız olduğunu bilmemden kaynaklanan bir ümitsizlik hissediyordum.
Sadece Tanrı’ya inandığım anlarda yaşamış olduğumu hatırladım.
Bu, geçmişte nasılsa, bugün de öyleydi. Yaşamak için Tanrı’nın varlığının farkında olmaya ihtiyaç duyuyordum. Onu unutma, ya da onu inkâr etme haline gireyim; ölüyordum.
Bu canlanma ve ölme de neyin nesi?
Tanrı’nın varlığına olan inancımı yitirdiğimde yaşamıyorum. Şayet Onu bulmaya yönelik içimde bir umut kırıntısı olmasaydı kendimi çoktan öldürmüştüm. Sadece O’nu hissettiğimde ve bulmaya çalıştığımda yaşıyor, gerçekten yaşıyorum. “Daha ne arıyorsun?” diye haykırdı içimdeki bir ses. “Bu O. O, onsuz yaşanılamayandır. Yaşamak ve Tanrı’yı bilmek aynı şeylerdir. Tanrı var oluştur.”
“Tanrı’yı arayarak yaşadın mı, bir daha Tanrısız yaşayamazsın.” Ve her zamankinden daha güçlü bir şekilde, içimdeki ve etrafımdaki her şey aydınlandı ve bu ışık beni bir daha terk etmedi.
Böylelikle intihar etmekten kurtuldum.
Başıma gelen şöyle bir şeydi:
Beni bir kayığa koymuşlar (ne zaman olduğunu hatırlamıyordum) ve bilmediğim bir sahilden kayığı nehire doğru ittirmişlerdi. Bana karşı sahilin istikametini göstererek, alışık olmayan ellerime kürekleri tutuşturup beni tek başıma bırakmışlardı. Küreklere elimden geldiğince asılarak yol alıyordum, ancak nehrin ortalarına doğru ilerledikçe akıntı beni hedefimden daha fazla uzaklaştırıyordu ve benim gibi akıntıyla sürüklenen insanlara daha çok rastlıyordum. Kürek çekmeye devam eden birkaç kişi vardı, ama diğerleri kürek çekmeyi bırakmışlardı. Büyük kayıklar ve ağzına kadar insan dolu devasa tekneler vardı. Bazısı akıntıyla mücadele ediyor, bazısı da ona teslim oluyordu. Daha ileriye gittikçe, akıntıyla nehrin aşağısına doğru sürüklenenleri görüyor ve gideceğim yönü iyiden iyiye şaşırıyordum. Nehrin tam ortasında akıntıyla aşağılara sürüklenen o kayık ve tekne kalabalığının arasında yönümü iyice kaybettim ve kürekleri bıraktım.
Dört bir yanımda yelkenli kullanan ve kürek çeken insanlar mutluluk ve neşe içerisinde nehir aşağı sürükleniyorlar, beni ve birbirlerini gidilecek başka bir yön olmadığına temin ediyorlardı. Ben de onlara inandım ve onlarla birlikte sürüklendim. O kadar uzaklara sürüklendim ki, nehrin beni paramparça edecek olan en akıntılı yerlerinin kükremesini duyabiliyor ve bu akıntı yerlerinde paramparça olan kayıkları görebiliyordum. Kendimi toparladım. Çok uzun zaman başıma neyin geldiğini anlayamamıştım, önümde yok oluştan başka hiçbir şey göremiyordum ve ben dehşete kapıldığım bu yok oluşa doğru hızla ilerliyordum. Etrafta güvende olabileceğim hiçbir yer göremiyordum ve ne yapacağımı bilemiyordum. Arkama baktığımda akıntıda durmaksızın ve şiddetle sürüklenen sayısız kayık gördüm. Aklıma o sahil, kürekler ve gideceğim yön geldi; akıntıya karşı ve o sahile doğru kürek çekmeye başladım.
O sahil Tanrı’ydı. Gitmem gereken o yön gelenekti; kürekler ise sahile doğru ilerleyebilmem ve Tanrı’yla bir olabilmem için bana verilen özgürlüktü. Böylece, yaşama gücüm yenilenmişti ve ben de yeniden yaşamaya başlamıştım. (İtiraflarım-Tolstoy)
LEV TOLSTOY GİZLİ KALMIŞ MEKTUPLARINDA HRİSTİYAN GENÇLERE SAMİMİ BİR DİLLE İSLÂMİYET’İ TAVSİYE EDİYOR.
Aşağıdaki linki seçip sağ tıklayınız ve … adresine git seçimini yapıp yazıyı okuyunuz lütfen.
https://www.zaferdergisi.com/makale/15041-tolstoyun-bilinmeyen-mektuplari.html
TOLSTOY’UN HZ. PEYGAMBERİMİZDEN SEÇTİĞİ HADİSLER
Aşağıdaki linki seçip sağ tıklayınız ve … adresine git seçimini yapıp yazıyı okuyunuz lütfen.
https://www.zaferdergisi.com/makale/14453-tolstoyun-hz-peygamberimizden-sectigi-hadisler.html
https://www.zaferdergisi.com/makale/14494-tolstoyun-hz-peygamberden-sectigi-hadisler-2.html
Videolar:
